İletişim Adresi

   
  ARTVİNLİ ORHAN
  Bozkirda Kultur ve Teskilat Sayfa 1
 


BOZKIRDA KÜLTÜR VE TEŞKİLAT  Sayfa - 1

Bozkır Kültürü 

Şimdiye kadar görüldüğü üzere, Türk tarihinin bu safhası daha ziyâde“Avrasya” nın bozkır cığrafyasında cereyan etmiştir. Bilhassa insanın tabiatkuvvetlerine hâkim olmadığı eski çağlarda coğrafyanın insan hayatı üzerindekitesirleri düşünülürse, bozkır iklimin de, çeşitli bakımlardan eski Türkyaşayışı, düşünce tarzı, inancı ve dünya görüşü, örfü ve gelenekleri,kısaca “kültür”üne yön verici tesirler yapacağı tabiidir. Ancak bir kültürünteşekkülünde, coğrafî şartların yanında bizzat insan unsuru da rol oynamaktadır. 

Ayrı coğrafi çevrelerde belirli karektere sahip insan gruplarının meydana getirdiğitoplumlara has olmak üzere birbirlerinden farklı kültürler doğacağına göre, 3500yıllık hayatı bozkır coğrafî şartları içinde geçen Türk topluluğunun dakendine özel bir kültür tipine sahip olacağı tabii karşılanmalıdır. Biz buna,doğuş ve gelişme sahasından dolayı “Bozkırkültürü” diyoruz. 

Bozkır kültürünetarihin seyri içinde, bozkır bölgesi kıyılarında yaşamış olan bazı yabancıtoplulukların da dahil olduğu anlaşılmakla beraber (Meselâ Hind-Avrupalılar’danbazı kollar, İranîler, yine bu kökten çeşitli grupların meydana getirdiğiİskitler ve Moğollar gibi) bozkır kültürünü en saf şekli ile bir Türk kültürüolarak kabûl etmekte hatâ yoktur. Ve bu böyle kabul edilmelidir. 

Bozkır coğrafyasında binlerce yıl hayatiyetini devam ettiren veÇin, Hind, Akdeniz ve Avrupa gibi yerleşik kültür mensuplarının, yine binlerce yıliçinde, tesir ve baskısını hissettikleri bu kültür eskiden beri ilim adamlarıncaaz-çok tanınmakta idi. Uzmanlardan bazıları bu kültüre eksik olarak “Atlı göçebe kültürü” demekte bir mahzurgörmemişlerdir. 

Halbuki, Bozkır kültürü“at” üzerine kurulmuş olmakla beraber, unsurları yalnız “at”tan ibaretdeğildir. Bunun yanında demir de vardır ve ayrı bir hukuk anlayışı ile dedonatılmış bulunmaktadır. Çöllerde değil, fakat rutubet derecesi oldukça yüksekyaylalarda gelişen Bozkır kültürüne, sırf çoban hayat tarzına dıştan bakarakgöçebelik atf etmek yanlıştır. Bozkır kültüründe temel olan at, göçebelerinhayatında birinci plânda görülmez. At göçebe kavimlerin kültürüne sonradangirmiş bir ekonomi vasıtasıdır. 

İskit görüşü

I. Zichy tarafından ortaya atılan bu görüşe göre, bizim “Bozkır kültürü”diye ifade ettiğimiz kültür tipi, “atlı göçebelik”ten ibaret olup, merkezinde atyetiştirmek ve çobanlık yer almakta ve bu gibi faaliyetler için, Karadeniz’in kuzeydüzlüklerindeki İskit sahası en elverişli bölge olarak bulunmaktadır..

İndo-Germen görüşü

Batıda çok yaygın olan ve eski“Aryanizm” tesirinin bir devamı sayılması mümkün görünen bu görüşHind-Avrupalılar’ı tâ Baykal gölüne kadar bütün Asya’ya yerleştirmekte veonların da aslında “göçebe” (bozkırlı!) olduklarını ileri sürerek, at’ınilk defa onlar tarafından ehlileştirildiğini ve dünyanın ata binme san’atınıonlardan öğrendiğini iddia etmektedir. Batılıların at üzerinde bu kadar durması,şüphesiz bu hayvanı ehil hâle getirip binmenin insanın kültür tarihine muazzam birhamle teşkil etmesinden ileri gelir ki, bozkırlarda gelişen kültürü deİndo-Germenler’e bağlamak böylece mümkün olacaktır.

Hun süvarilerinin seferlerde bindikleribozkır muharebe atının ilk kalıntılarına rastlandığı Afanasyevo kültürü (M.Ö.2500-1700) eski Türk Altay kültürüne bağlı bulunmaktadır. Atın ehlileştirilmesiiçin önce buna ihtiyaç duyulması gerekir ki, bu ihtiyaç şüphesiz ilk olarakbozkırlı hayvan besleyici kavimlerde hissedilmişti. Bu itibarla atın insanlartarafından kullanılması bile –bu husus başlangıç noktası olmakla beraber- çokönemli bir gerekçe değildir. Esas olan, atın binek hayvanı hâline getirilmesidir.Bozkır kültüründe rol oynayan baş aksiyon da biniciliktir.

At gibi bir vasıtaya ihtiyacın,“yerleşik” topluluklardan ziyâde, çok geniş sahalarda, hayatın zorunlukıldığı sür’atle hareket etmek mecburiyetinden doğduğu açıkdır. Bozkır savaşatı doğuya doğru uzanmış ve Çin’de muharebe atı yetiştiriciliğinin ilk sahasıolan Şan-si bölgesinde görünmüştür. Çin’liler ata binmeği ancak M.Ö.300’lerde Asya Hunları’ndan öğrenmişlerdir.


Altaylı görüşü

Bozkır kültürününAltay yaylalarında Proto-Türkler (Türkler’in ataları) tarafından ortaya konduğuhususu, bir kültür çevresi olarak bozkırlar üzerine dikkati çeken tanınmışkültür tarihçilerinin temsil ettiği “Viyana ekolü” tarafından ilerisürülmüştür. Atın ehlileştirilmesi veumumiyetle hayvan yetiştiricilik gibi medeniyet tarihinin çok mühim bir safhasıTürkler’in ataları tarafından gerçekleştirilmiştir.

Bozkırlar bölgesinde üçkültür devresi (kemik kültürü, hayvan besleme kültürü, at yetiştirme kültürü)tesbit edilmektedir. Bunun son merhalesinden yeni bir netice olarak, merkezinde atınbulunduğu, “Savaşçı çobanlar” (“Hirtenkrieger”) kültürü doğmuştur ki,bu, bozkır kültürünün, bilhassa Proto-Türkler için karakteristik olan en yüksekderecesini gösterir.

At

Atın ehlileştirilmesi ve atın çoban kültürünün yaratılması ilk Türklerdegörülmektedir. İnsanlık tarihinde ulaşılan bu başarı kavimlerin ve başkakültürlerin gelişmesinde fevkalâde neticeler doğurmuştur. Tarihîbağlantıların gösterdiği gibi, büyük devlet esasıiçin gerekli şartlar ancak bu sayede belirebilmiştir. Atın binek hayvanı olarakkullanılmasını, ziraat kültürünün ve ona bağlı hayvancılığın çok üstündeve dünya tarihinin çok önemli bir kültür merhalesidir. Hayvan terbiyesinde öncegeyik, sonra Ren geyiği (Samoyedler tarafından), nihayet Türkler’in atalarıtarafından at ehlileştirilerek insanlık hizmetine sokulmuştur. Bu konudakiaraştırmalarda sonuç hep aynı neticeye varmaktadır.

Orta Asya’da oturan ve çok eski bir zamanda avcılık hayatından hayvanlarıehlileştirmeye geçen tek kavim Türkler olmuştur. At, Türkler tarafındanehlileştirilmiştir ve Türkler ata binen ilk insanlar olarak görünmektedirler.Orta Asya bozkırlar bölgesinin kültür tarihi yönünden taşıdığı önem çokkesindir.

Esasen yeryüzünde ekonomibakımından başlıca üç temel kaynak vardır: Orman,tarım, hayvan yetiştirme. İnsanlar yaşadıkları çevrenin bu imkânlarını değerlendirerek hayatlarını sürdürebilmişlerdir. Tarihte ilkkültürler de şüphesiz doğdukları bölgenin tabii şartları içinde özkazanacaklarından, orman kavimleri “asalak” kültüre (avcılık, devşiricilik),ziraate elverişli yerlerde oturanlar “köylü” kültüre (çiftçilik)bağlanmışlar, Bozkırdakiler “çoban” kültürünü (besicilik) meydanagetirmişlerdir. Bu itibarla, aslında orman kavmi veya köylü değil, fakat bozkırlıolan Türkler’in kültürü de doğuş, gelişme ve muhteva bakımından bütün diğertoplulukların kültürlerinden ayrılık gösterir.

Altay-Türk atlı çoban kültürüTürkler’in atalarını diğertopluluklardan farklı bir dünya görüşüne ve hayat tarzına götürmüştür ki, buinsanlığın mâzisinde ilk defa gözlenen insan zekâve iradesini tabiata hâkim kılma azmidir. At terbiyesi, otlaklar etrafında cereyan edenmücadeleler bozkırlıyı metanet ve cengâverlikle bezemiş, onu teşkilâtçılıkmelekesine sahip kılmış, ve eski Türkler herşeylerini borçlu oldukları ata kutlulukderecesinde değer vermişlerdir.

At vasıtası ile insanlığasunulan diğer mühim bir değer de sür’at mefhumudur ki, bu eski ilkel kavimleri zihnidurgunluğun tenbelliğinden kurtararak canlı bir faaliyet alanına yöneltmiş ve insaniradesinin ufkunda sonsuz imkânlar açılmasına vesile olmuştur. Yine at sayesindebozkır kültürünün ortaya koyduğu başka evrensel bir değer hukuk fikridir. Bu da,atlı savaşcı çobanların, insanların toplum hâlinde yaşayabilmelerini sağlıyankarşılıklı saygı esasından hareketle, toplulukları bir üst idare nizamınabağlama yolunda ulaşılan devlet kurma düşüncesinin mahsulüdür.

At üzerinde, kalabalık hayvansürülerini sevk ve idare etmek mecburiyeti eski Türkler’in, atın sür’atı vedemir madeni sayesinde hâkimiyet altına aldıkları insanları idare plânındabaşarılarını mümkün kılmıştır. Bu sebeple yeryüzünde ilk siyâsi kadrolar,yine ilk kanun koyucu durumunda olan Türkler’in ataları tarafından tesis ve teşkiledilmiş görünmektedir.

Bozkırlarda gelişen eski Türk kültürünün dünya tarihinde iki bakımdan kesintesiri olmuştur. Bunlardan biri, hayvan besleyiciliğini geliştirmek ve yaymak suretiyleiktisâdî; öteki, yüksek teşkilâtçılık yolu ile sosyaldir. Birinci noktaönemlidir, zira bu, avcılık ve devşiricilik gibi, yalnız alarak karşılığında birşey vermeyen parazit (“asalak”) ekonomi yerine, insanları üretici (müstahsil)durumuna sokmak suretiyle, çok faydalı bir iktisadî gelişmenin işaretidir. Fakatikinci nokta daha da mühimdir, çünkü insanlığı basit yığınlar olmaktançıkarıp sosyal nizamlara bağlamak gibi, iktisadî faaliyetin de devamını mümkünkılan, bir beşerî değer ancak bu yol ile meydana gelmiştir.

Bu bakımdan Ural-Altaylı kavimlerin dünya tarihindeki bu çok mühim rolünü önemlebelirtmek gerekir:

En eski yüksek medeniyetler dahi, daha çalışkan ve ziraatçi olmakla beraber, devletkurmakta kifayetsiz kavimlerin yerleşik hâlde bulunduğu büyük nehir vâdilerinesavaşçı atlı çobanların müdahalesinden sonra doğmuştur. Hind-Avrupalılaraçısından konuyu daha kesin bir şekilde açıklamak mümkün. Hind-Avrupalıkavimlerin (bugünkü Avrupalılar’ın ataları) teşkilâtçılık ve siyasettekibaşarıları ancak bu bozkırlı unsurların onlarla karışması ile izah edilebilir.

Onlar M.Ö. 2. bin yıllarındaAral gölü havalisinde bozkır kültürü ile temasa geçerek bu kabiliyeti eldeetmişlerdir. Bu, diğer bölgelerde de böyle idi. Nitekim Doğu Asya’da ilk devletteşkilâtı eski Türkler tarafından kurulmuş, Ön-Asya kavimleri bakımından dabenzer sonuca varılmıştır.

Bozkır Kültürünün oluşma Çağı

Bu kültürün kaynağıhakkındaki teoriler ona aşağı yukarı bir geçmiş tâyin etmek imkânınısağlamaktadır. Viyana ekolüne göre bu tarih M.Ö. 2. bin başları olmalıdır.Şüphesiz ata binicilik temel unsur olmak üzere, siyâsi, iktisadî, dinî vb. cepheleriile kültür gelişinceye kadar belirli bir zamanın geçmesi gerekecektir. Eldekibilgilerden bozkır kültürünün M.Ö. 2500 ile 1700 arasında oldukça belirgin birvasıf kazanmış olduğu kabul edilebilir. Bu tahmin bir yandan Viyana ekolününvardığı sonuçlara, diğer yandan da arkeolojik vesikalara uygun düşmektedir.

Sosyal Yapı

Eski Türktoplumunun sosyal yapısı hakkında şimdiye kadar yapılan tasnifler hem bünye, hem deisimlendirmeler bakımından birbirini tutmamaktadır. Bunun sebebinin, heraraştırıcının kendi meşgul olduğu zaman içinde kalması ve yine meşgul olduğubelirli Türk kesimini esas alması olduğu anlaşılıyor. Türklerin çeşitlidevirlerde, çeşitli bölgelerde bazı sosyal bünye değişikliklerine uğradıkları vebununla ilgili olarak başka başka tâbirler kullandıkları şüphesizdir.

Fakat Bozkır kültürüdediğimiz, aslında en yakın Türk kültürü içinde toplum yapısını tesbit etmekbakımından bazı imkânlara da sahibiz. Bu hususta Gök-Türk topluluğu sosyal bünyesiherhâlde hareket noktası vazifesini görebilecektir. Ana kaynağımız Orhunkitabelerinde geçen, konu ile ilgili tâbirler meseleye ışık tutacak durumdadır.

Orhun kitabelerine göre Türk Bozkır toplumunun yapısını şöyletesbit etmek mümkündür.

Oguş-âile (?)

Urug-soy, (aile?)

Bod-boy, kabile

Ok-kabile (bir siyâsiteşkilâta bağlı)

Bodun-boylar birliği(siyâsi yönden müstakil veya değil)

İl-Müstakil topluluk,devlet, imparatorluk.

Eski Türk toplumunda ilksosyal yapı olan âile, bütün sosyal bünyenin çekirdeği durumunda idi. Kanakrabalığı esasına dayanıyordu.

Eski Türk âilesi tipolarak “geniş âile” şekline görünmekte (geçen asrın 2. yarısında, bütündış tesirlere rağmen, başka bölgelerdeki Türk kesimlerine nisbetle en az tesiralmış olmaları gerekir (Altaylılar’da “soy” ve Yakut’larda “usa”Kırgızlar’da “aul”) ise de, aslında Türk âilesinin “küçük âile” tipindekurulu bulunması daha akla yakın gelmektedir. Çünkü Türk âilesi eski Yunan’daki(genose), Roma’daki (gens) ve İslavlar’daki (zadruga)’dan farklı olup, ortaklıkyalnız otlak ve hayvan sürülerine inhisar eder.

Türçe’de izdivac içinkullanılan “evlenme” veya “evlendirme”, (Gök-Türk kitâbelerinde: äble +) tâbirleri, evlenen erkek veya kızın baba ocağından ayrılarak ayrı bir ev(âile) meydana getirdiğine delâlet eder. Umumiyetle, bilindiği gibi dıştan evlenme(exogamie)’nin esas ve baba hukukunun hâkim olduğu Türk âilesinde evlenen oğullar,hisselerini alıp, yeni bir âile kurmak üzere çıkarlar, baba evi ise en küçükoğula kalırdı. Türkler’de “leviratus” (ölen erkek kardeşin dul kalan zevcesiile ve çocuksuz genç dul üvey anne ile evlenme şekli) mevcuttur ve umumiyetle tekzevcelik (monogamie) görülür.

Orhon yazıtlarında ancak biryerde geçen “uruğ” tâbiri, Uygurca metinlerde, Kaşgarlı’da, birçok modernşivelerde çok kullanılan ve “tohum, akraba, nesil” mânalarına gelen bir sözdür.

Âileler veya soylar bir arayageldiği zaman “boy” teşekkül ediyordu ve başında vazifesi, boydaki içdayanışmayı muhafaza etmek, hak ve adaleti düzenlemek ve gerektiğinde silâhlıkuvvetlerce boyun menfaatlerini korumak olan bey (bäg, beg, bi) bulunuyordu. Buna göreboy siyâsî mahiyette bir birlik idi. Belirli arazisi ve savaşcı kuvveti vardı.Mülkü ve hayvan sürüleri başka kesimlerinkinden ayırt edilmekte idi (24 Oğuzboyundan her boy hususi bir damgaya sahipti). Roma’da, eski Yunan’da ve câhiliyedevri Arapları’nda, benzer kuruluşlar başındaki mes’ul şahıslar aynı zamandadinî reis oldukları halde, bey’in böyle bir fonksiyonu yoktu.

Boy beyleri cesareti, malîkudreti ve doğruluğu ile tanınmış urug ve oguşların reisleri arasından seçim yoluile iş başına gelirlerdi. Seçici hey’et herhalde boy’u meydana getiren âile vesoyların temsilcilerinden kurulu olmalıdır. Bu hey’et eski Türk devletinde mevcut“meclis (danışma kurulu)”lerin küçük çaplı bir ilk tipi olarak görünmektedir.

Boylar birliğine “bodun”deniyordu. Bodun’un başında “bey”, han (“Kaan”) bulunur ve topluluk siyasetenmüstakil veya bir il’e tâbi durumda olabilirdi. Bodun’lar çoğunlukla soy ve dinbirliğine sahip boylardan meydana geldiği için, bodun kelimesine “kavim” mânasıverilebilir. Kitâbelerde yalnız bir defa geçen “Ulus” sözünün eski devirdekimânası açık değil ise de, bu söz, Türk-Moğol devrinde: Millet, Memleket, Devlet karşılığı olarak daha genişanlamlarla karşımıza çıkmaktadır.

İl 

Eski Türk “İl”i, toprağıile, halkı ile, idâri ve hukukî nizamları ile, vazifesi yurdu ve ahaliyi korumak vesağlam bir sosyal bünyeye sahip olmasına çalışmak olan bir siyâsî kuruluştur.Türk “İl”ini tanıyabilmek için onun, devletin şartları yönünden,hususiyetlerini şöyle tesbit etmek mümkündür.

İstiklâl Kavramı 

Bilindiği üzere, devlette gerçek istiklâl, bunun yalnız idareci kesimce istenmesi iledeğil, aynı zamanda halkın da aynı şuur içinde bulunması, yâni istiklâldüşüncesinin bütün toplulukta müşterek bir arzu hâlinde var olması şeklindebelirir. Böyle bir ortak şuur Bozkır Türk toplum ve devletinde çok eskiden berimevcut olmuştur. Türk gruplarının her gittikleri yerde, beylik, hanlık gibi hür vemüstakil siyâsî teşekküller kurmağa çalışmaları bunu gösterdiği gibi,çeşitli ülkelerde buna muvaffak olmaları da istiklâl düşüncesi üzerindeısrarlarına işaret eder. Eski Türkler’de istiklâle verilen değer bazı tarihîkayıtlarla da tesbit edilmiş durumdadır: Asya Hunları’ndan M.Ö. 58’de cereyaneden hâdise dolayısiyle Çin yıllığı Shi-ki Hun devlet meclisi’nde yapılan şukonuşmayı nakleder: 

“Bizim için tâbiiyet yüz kızartıcıdır. Atalarımızdan toprakla birlikle devraldığımız istiklâlimizi Çin ile uzlaşmak bahasına feda edemeyiz. Mücadele edeceksavaşçılarımız hâlâ mevcut iken devletimizi korumalıyız”. 

Orhun kitâbelerinde, “Kaganlık”tâbiri ile ifâde edilen “devlette istiklâl” düşüncesine karşı duyulan ilgidaha açık bir şekilde dile getirilmiştir: 

“İl’i olan bir bodun idim, şimdiil’im nerede? Kaganlık bodun idim, hani Kagan’ım?”. İstiklâl’den mahrumkalınca “Bey olmağa lâyık oğlun kul, hâtun olmağa lâyık kızın câriye”olduğundan yakınan Bilge Kagan Türk devlet ve istiklâlinin devamlılığınainancını şu sözlerle ifade etmiştir: 

“Yukarıda gök çökmedikçe,aşağıda yer delinmedikçe Türk bodununun il’ini, töresini kim bozabilir?” 

Bu tarihî vesikalar, devlettegerçek istiklâl kavramına uygun olarak, bu düşüncenin, idarecisi ve halkı ile Türktopluluğunda ortak bir değer taşındığını ortaya koymaktadır. 

Ülke Kavramı 

Ülke, her müstakildevletin hak ve yetkilerini mutlak şekilde kullanabildiği belirli coğrafî sahaolduğuna ve ülkesiz bir millet bahis konusu olmayacağına göre, Türk “il”inde debelirli sınırlar içinde bulunan bir ülke kavramının mevcut olacağı açıkdır.Eski Türkler’de ülkeye “yurt” deniliyordu. Ülke sınırlarına da “yaka”denilmekte idi. Demek ki Türk hâkanlıklarında ülke, belirli sınırlara sahip devletarazisi idi ve bu arazi hükümdar âilesinin mülkü değil, bütün milletin ortaktoprağı idi. Asya Hun Tan-hu’su Mo-tun, komşu Moğol Tung-hu’ların arazi talebikarşısında kaldığı zaman (M.Ö. 209) devlet meclisinde, toprağın devletin temeliniteşkil ettiğini buna göre, her ne sebeple olursa olsun kimseye arazi terk etmeğeselâhiyeti bulunmadığını söylemişti. 

Anlaşılıyor ki Bozkır Türkil’inde “yurt” hükümdarın şahsî malı gibi keyfine göre tasarruf edilebilenbir toprak parçası değil, fakat bizzat devlet reisinin korumakla vazifeli bulunduğubir ata yadigârı idi. Devlet topraklarının idarecilerle halkın ortak mesuliyetialtında bulunması keyfiyeti, Türk topluluk adlarından anlaşıldığı üzere, eskiTürkler’in şahıslarından ziyade il’e bağlı olduğu hususu ile bir arada dikkatealınırsa, ülkenin sür’atle “vatanlaşma”sının mümkün olacağı kolaycaanlaşılır. 

Gerçekten eski Türk topluluğundahalk, devletin siyâsî istiklâli gibi, “yurt”una da derin bir sevgiylebağlanmıştır. Yukarıda söylediğimiz üzere, ilk tarihî belirtisine AsyaHunları’nda rastladığımız bu durum, Gök-Türkler’de en canlı şekilde mevcutolmuş (Ötüken’in kutsal toprak sayıldığı ve “Kaganlık”a ve töre’ye sahipolarak yaşamak için Ötüken’de oturmak gerektiği) ve Uygur Türkleri’nde “Kutludağ” efsanesinde sembolize edilmiştir. 

Türkler’deki bu vatan sevgisiünlü Arap yazarı Al-Câhiz (ölm. 869) tarafından da, gözleme dayanılarakbelirtilmiştir. Ancak Türkler’de “ülke” ve vatan nitelemesi göçebe veya köylü(yerleşik) bütün öteki kavimlerden farklı olarak, siyâsî istiklâl fikri ileberaber yürümektedir. Eski Türk, yalnız hür vemüstakil yaşayabildiği toprağı ülke ve vatan saymakta (Türk tarihinde çeşitliTürk kesimlerin ayrı vatanlarının olması bundan ileri gelir), fakat bu şartlarınmevcut olmadığı araziyi kolayca terk edebilmektedir (Türk göçlerinin diğer birsebebi). Kısaca Türk kültüründe vatan Türktuğlarının veya albayrağın dalgalandığı yerdir.

İnsan Unsuru 

Devletinyalnız hükümdar ve âilesinden ibaret sayıldığı topluluklarda siyâsî hürriyet veçalışma serbestliğini düşünmek güçtür. Devlet idaresi ve ülke anlayışındaidareci-halk iş birliği olan siyâsî teşekküllerde ise durum başkadır. Eski Türktopluluğunda da insanın ferdî hukuk ile donatılmış ve iktisaden esir olmayan birhayat düzeninde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunun tarihî vesikalarla ortaya konmasımümkündür. Önce, âilede hususî mülkiyet mevcut idi. Bozkır Türk devletinde araziüzerinde de hususî mülkiyet geçerli idi.

(Asya Hunları’nda, Gök-Türkler’de,Uygurlar’da vb.).

Hususî mülkiyet kişi haklarınınve hürriyetin teminatıdır. 10. asır Bulgarları’nda fertler kendi arazilerinden eldeettikleri mahsulden hükümdâra bile bir şey vermeyebiliyorlardı. Hazar hâkanı veidarecileri teb’anın mülküne el uzatamazlardı. Oğuzlar’da “bey”ler, han’ınbazı aşırı davranışları karşısında seslerini yükseltirlerdi. Avrupa Hunları’nda Atillâ’nın başkentindebir Bizanslı, Bizansta insanın baskı altında tutulmasına ve kanunlarınyürümemesine karşılık, kendisinin Hun memleketinde hür olduğunu ve korkusuzyaşadığını söylemişti. Çin’deki köleler, hürriyet ülkesi olan Asya Huntopraklarına kaçıyorlardı. Bozkır Türk toplumunda öyle bir hürriyet havası vardıki, en küçük bir âile bile başlı-başına bir “il” sayılabilirdi. Bu durumbazan sosyal yapının daha yüksek kademelerinde gözleniyordu. Meselâ 8 boy halindeDon-Aşağı Tuna nehirleri arasında yayılan Peçenekler’de “kabilelerin durumu okadar müstakil idi ki, “kavim beraber yaşadığı, beraber savaştığı, yâni tambir birlik teşkil ettikleri hâlde bir merkezî iktidar mevcut değildi”. 12. asırKıpçakları’nda da durum böyle idi.

Türk boylarındaki bukarakteristik durum eski Türk İl’inde siyasî birliği meydana getirenboyların-türlü sebepler yüzünden birbirlerinden kolayca ayrılmalarına ve aynıbölgede veya başka bir yerde yeni bir İl teşkil etmek üzere tekrar toplanabilmelerineimkân vermekte idi (eski Türk siyasî kuruluşlarında boy sayısını ifade eden vezaman zaman değişen rakamlar bunu gösterir). Boyda yalnız otlak ve yaylaklar ortakmülkiyette idi. Bu tip arazi devlet malı olduğu için, buralardan faydalanan at, koyunve sığır sürülerinin sahiplerinden tahsil edilen belirli ölçüdeki vergiler yoluile İl’in mâlî ve askerî ihtiyaçları karşılanıyordu. Göçlerde âilelerin vefertlerin kendilerine âit sürülerini ve taşınabilir mallarını beraberlerindegötürebilmeleri ve istedikleri gibi tasarruf etmeleri onlardaki hürriyet duygusunu veserbest hareket etme eğilimini daima canlı tutmakta idi. Bu hal ise, eski Türkdevletlerinde, tabiatiyle, köleliği ve bazı kesimler için “imtiyazlılık”durumunu önlüyor, ayrıca Bozkır kültürünün ekonomik özelliği de, adalet,eşitlik ve insana saygı prensiplerinin gelişmesine yardım ediyordu.

Kölelik Konusu

Eski çağlarda, yaşamak içinihtiyaç olan “çalışma, çekme ve taşıma gücü”nü insanlar, ancak kendiaralarındaki daha zayıf, daha az becerikli fertlerin kol kuvvetinden faydalanma yolu ilesağlayabiliyorlardı. “Asalak” kültürde ve “köylü” (yerleşik) kültürdebaşkaca çare yoktu. İktisaden “besicilik”e dayanan Bozkır kültüründe ise buihtiyacı, başta en yüksek kas (adele) kuvvetine sahip at olmak üzere, hayvan gücükarşılıyordu. Orman kavimlerinde ve yerleşik topluluklarda hâkimiyeti ele geçirengruplar, toplumda her hangi bir mülk ve hiçbir siyasî hak tanımamak suretiyle,sınıf, kast cenderesine aldıkları mahkûm kesimlerin (Moğollar’da çeşitli nevidenköleler, İslavlar arasında yaygın köle ticareti, Çin’de enselerine boyundurukvurularak tarlalarda çalıştırılanlar, Eski Yunanda Aristoteles’in “ehli hayvan”ve “canlı âlet” dediği ve doğrudan doğruya “mülk” sayılan köle insanlar,Mısır’da Hind’de ve Roma’da köle kütleleri) mevcudiyetini öyle devam ettirmekmaksadı ile, asırlar boyunca, türlü tedbirlere baş vururlarken, insanın kol (adele)gücüne müracaat zarureti duyulmayan Bozkır kültüründe hususî mülkiyet ve hürçalışma esasında gelişen sosyal gelenekler, zamanla, töre hükümleri hâlindekesinlik kazanmıştır.

Kara Budun 

Bozkır Türk“il”ini açıklarken, “kara-bodun; Tarhanlık” ve “Orun-ülüş” meselelerinide kısaca aydınlatmak gerekmektedir. 

Kitâbelerde boduntabiri bazan “kara” sıfatı ile birlikte kullanılmıştır. Buna karşılık birdeak-beğ ? ifadesinin bulunuşunu Türk toplumunda bir “asiller” sınıfınınvarlığı hususunda yorumlanmasına sebep olmuş gibidir (meselâ, H. Namık Orkun, sonibareyi “asil beyler” olarak çevirmiştir). Devlet idaresinde hâkana en büyükyardımcılar durumunda olan beylerin idare edilen halka nisbetle üstün tutulması tabiiise de bundan imtiyazlı bir sınıf hükmünün çıkarılması zordur. 

Nitekim kitabelerdeki hitâblarda çokkere devlette büyük memuriyet makamlarını işgal eden “buyruk”lar, bey’lerdenönce yer almaktadır. Türkçe’de “kara” sıfatının aslında aşağı birdereceyi değil, aksine, büyük, yüksek seviyeyi belirttiği görüşü de ilerisürülmüştür (ve Kara Han, Kara Ordu, Karaton gibi örnekler verilmiştir). Buna görekitabedeki ifadeleri, “asıl, kalabalık bodun” diye mânâlandırmak gerçeğe dahayakın görünmektedir ve buna nazaran sayısı şüphesiz az olan beyler “ak” oluyordemektir. Eski Türk devletlerinde bazı yüksek memuriyetlerin ırsî olduğu iddiaedilmiş ise de “beğ”liğin babadan oğula geçtiğine dair açık bir delilbulunmuyor (hükümdâr sülâlesine mensup olanlar hariç). 

Dede Korkut’daaçıklandığına göre, bey olabilmek için, kan dökmek (mutlaka savaşa katılmakdeğil, meselâ, vahşi bir hayvan öldürmüş olmak) aç doyurmak, çıplak giydirmeklâzımdır. Şartlar bunlardan ibarettir. 

Kitâbelerdeki “Kagan,âilesi, bodun, şadabıd beyler, tarhanlar, buyruk beyleri, Dokuz-Oğuz beyleri”ifadesi, bir “sınıf” hiyerarşisi değil, doğrudan doğruya devlet içinde idareedilenlerden, idare edilenlere doğru bir sıralama olmalıdır. Bozkır kültüründehâkim zihniyetde bunu gerektirir. 

Beylerin ve buyruklarınvergilerden veya başka herhangi bir mükellefiyetden muaf tutulduklarına dâir birişaret yoktur. Tabgaçlar’dan beri mevcut olup da Gök-Türk imparatorluğunda bir yeriolan “tarhan” (sivil ve asker nâzır, bakan, Tonyukuk’un ünvanı: Boyla bağaTarkan)’lar da, bizim tarih literatürümüzde yaygın kanaatin aksine imtiyazlı değilidiler. Tarhanlar, daha sonraları, Moğollar devrinde imtiyazlı duruma gelmişlerdir. 

Bunun gibi, Türk kabileteşkilatında mühim rol oynadığı ileri sürülen “Orun” (mevkii), yani belirlikabilelere mensup şahısların meclislerde, büyük toplantılarda, toy (resmiziyafet)’larda belirli yerlere oturması ve böyle toplantı ve ziyafetlerde yiyecekleriyemeklerin belirli olması, her birinin koyunun belirli yerlerini yemeğe mecburbulunması (ülüş) meselesi de daha sonraki devirlerde örf hâline gelmiş olsagerektir. Daha doğrusu Moğol devrine ait uygulamalar olsa gerektir. Çünkü bu hususlaryalnız Moğol devri tarihçisi Reşidü’d-din (öl. 1318)’in eserinde yer almışolup, daha önceye ait Türk vesikalarında, Orhun kitabelerinde, Kutadgu-Bilig’de buyolda yoruma elverişli hiçbir kayıt bulunmamaktadır. 

Bozkır bodun teşkilâtında birliğedaha sonra katılan her boyun umumiyete sınırlarda yer aldığı ve bunların,tehlikenin daha kesif bulunduğu ön saflarda savaşa sürüldüğü doğrudur. Fakat bugibi boylar bu “mevki”lerini ebediyen muhafazaya mahkum olmayıp, yeni iltihaklarneticesinde, öndekiler geri çekilerek, bodun’un diğer üyeleri ile eşit durumagelmektedirler. 

Asya Hun İmparatorluğunda 5 Hunkabilesinin Tanhu âilesi ile akrabalıkları göz önüne alınarak-“imtiyazlı”durumda görünmüş olmaları da, ancak bu mekanizma ile izah olunabilir. Devletinkuruluşunda hizmeti geçmiş olan kesimlerin emir ve kumanda mevkilerini alarak idarecidurumuna geçmeleri ve dolayısıyla devlette idare edilenlere nazaran nisbî birfarklılık göstermeleri tabiîdir. Bu sosyolojik kâide hiçbir zaman ve hiçbir yerdedeğişmemiştir. 

Bozkır Türk devletinde insan unsuru’nun çeşitli hakve hürriyetlerle donanmış olması Türk devletinin kuruluş tarzı ile ilgilidir.Bozkır Türk devleti her hangi bir âilenin kılıç zoru ile meydana getirdiği biryığınlar topluluğu değil, fakat idarecilerle iş birliği yapan geniş halkkütlelerinin gayretleri, iştiraki ile gerçekleşen bir siyasi teşekküldür. Türkdevletinin nasıl kurulduğu meselesine, II. Gök-Türk devletinin meydana gelişinianlatan kitâbelerdeki satırlar ışık tutacak mahiyettedir: 

“Babam Kağan (İlteriş) 17 er ileharekete geçti. Haberi işiten dağdakiler, ovadakiler toparlanıp geldiler, 70, sonra700 kişi oldular... (Hakanlığı) atalarının törelerine göre kurdular... ”(Kül-Tegin, Bilge), “Gelenlerden bir kısmı atlı, bir kısmı yaya idi”, “Dâvetekatılanlardan biri de bendim” (Tonyukuk). 

Böyle kurulan bir devlette tabiatiylehalk, hak ve hürriyetini isteyecek ve başında bulunanlardan bekleyecekti. Türkdevletinde halkın bu istekleri töre’nin tatbiki ile gerçekleşiyordu. Umumiyetle“kanun” mânasına alınan töre (aslı, törü) eski Türk hukukî hükümlerininbütünü olup sosyal hayatı düzenleyen “mecburî” kaideleri ihtiva ediyordu. Orhunkitabevlerinde “töre” kelimesi 11 yerde geçmekte, bunun 6’sında “il”ilebirlikte kullanılmaktadır. Diğer 5 yerde de yine “il”ile alâkası açıkçabelirir. Demek ki, Türk devleti kanunlara (törehükümlerine) bağlı bir kuruluştur. 

Devletin varlığı töre ile kaimdi:“... Devleti ellerine alıp töre’yi tesis ettiler... Ey Türk Bodunu! Devletini,töreni kim bozabilir?... Kazandığımız devlet ve töremiz öyle idi... Devletinitöresini terk etmiş... O (İlteriş) atalarının töresine göre bodunuteşkilâtlandırdı... Töre gereğince amucam tahta oturdu...” Töre hükümlerideğişmez kalıplar değildi. Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göreve tabii “meclis”lerin onayı alınmak üzere, yeni hükümler getirebilirlerdi. AsyaHunlar’ında Mete, Gök-Türkler’de Bumin ve İlteriş ve Tuna Bulgar devletinde Krumböye yapmışlardı (Krum Hanın kanunları). Bütün Türk lehçelerinde ortak olan vesonra Moğolca’ya da geçen töre tabiri şimdiki bilgimize göre Tabgaçlar’dan berimevcuttu ve aslî söylenişi olan törü şeklinin daha eski bir devre götürülmesimümkündür. 

Hükümleri maalesef o çağlardayazılamamş olan töre’nin ana-yasa mahiyetindeki prensipleri Kutadgu-Bilig’inyardımı ile tesbit edilebilmektedir. Bu prensipler şunlardır: Könilik (adalet),uz’luk (iyi’lik, faydalılık), tüz’lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık,üniversel’lik). 

Türk Kültüründe Töre Müessesesi 

Divanü Lûgati't-Türk'detöre evin en önemli yeri ve sediri olarak ifade edilirken, kavram asıl mânâsı ile"törü" şeklinde geçmekte olup, görenek ve âdet olarak açıklanmıştır. 

Töre, Türk örf vegeleneklerinin kesin hükümleri birliğidir. Orhun kitabelerinde töresiz bir devlet veyatopluluk olamayacağı belirtilmiştir. Bundan hareketle eski Türklerde kanunsuz veyahükümdarın şahsî iradesine bağlı bir yönetim şekli olmamıştır. Dolayısıylakağanlar emirlerini, yargıçlar kararlarını töreye göre vermişlerdir. Yani halkdoğrudan doğruya töre'nin himayesindedir. 

Bozkırlarda fiilenyaşanan hayatın zamanla hukukî-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva edenve genellikle kanun mânâsına alınan töre (törü), eski Türk sosyal hayatınıdüzenleyen mecburî normlar bütünüdür. 

Bu bütün, yani kanunlar,millîdir. 

Türklerde töre kanunmânâsına gelmekle birlikte, onunla sınırlı değildir. Çünkü yazılmışkanunlarla, yazılmamış teamüller de törenin içindedir. Hattâ, hukukî töredenbaşka dinî, ve ahlâkî töreler de vardır. Dolayısıyla, Türk töresi, eskiTürklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir. 

Töre, ahlâkî, sosyal,siyasî birçok prensip koymuş, müesseseler kurmuş, insanlığa kendi hakikatlerinibildirmek ve onları sükûnetle refah içinde yaşatmak maksadıyla devlet gibiinsanlığa en büyük faydayı getiren yüksek bir merkez müessese vücûdagetirmiştir. Yani törenin devleti de, insanı kendi hakîkatine götürmek maksadınınbir vasıtasıdır. Bu bakımdan töre büyük bir ihtimalle eski Türk dininin adıdır. 

Türk töresi, oldukçasert ve kesin hükümler ihtiva etmiştir. Cezaları ağır olmakla birlikte, töre, Türkcemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için hiç kimse bu cezaları haksız veadaletsiz görmemiştir. Töre'nin daima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkesbaştan kabul etmiştir. Çünkü töre, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesindensüzülmüş kaidelerden ibarettir. 

Gökalp, törekelimesinin, Türk kelimesiyle aynı cevherden olabileceğini söylemektedir. Buna göre,Türk kelimesi "töreli" mânâsına gelebilir. 

Töre ile birliktekullanılan bir diğer terim de yasadır. Yasa (yasağ) terimi Moğol istilâsından sonraİslâm tarih ve etnoğrafya edebiyatına girmiş ve yayılmıştır. Gök Türkler,Hakanlılar ve Selçuklularda kanun ve nizam ifade eden törü-türe teriminin yerinitutmuştur.

Hükümranlık 

Devlet, genel târifi ile,emretmek hak ve yetkisinin ve o emri uygulama kudretinin bir arada yürürlükte olduğubir yüksek sosyal nizamdır. Ancak emretme hakkının itaat edenler tarafından“meşru” kabul edilmesi lâzımdır, aksi halde devlet yok, zorbalık vardır. Meşrûtanınan devletlerde, topluluklara göre, çok çeşitli olan hükümranlık şekilleriarasında ortak olmak üzere üç tip tesbit etmek mümkün olmuştur: Gelenekçi,karizmatik, kanunî. 

Eski Türk hükümranlıktelakkisi, karizmatik (Tanrı bağışı’na dayanan) tip olarak kabûl edilebilir.Bütün vesikalar Türk hükümdarına idare etme hakkının Tanrı tarafındanverildiğini (bağışlandığını) göstermektedir: Asya Hun imparatorluğunun ünvanı:“Gök-Tanrı’nın, güneşin, ayın tahtaçıkardığı Tanrı kut’u Tan-hu” idi. Gök-Türk hakanları da öyle idi: “Tanrı’ya benzer, Tanrı’da olmuş Türk BilgeKagan,” “Babam kagan ile anam hatunu Tanrı tahta oturttu”, “Tanrı irade ettiğiiçin, kut’um olduğu için kagan oldum” vb. Uygur Hakanları’nın unvanları dabunu ortaya koyar. Tuna Bulgarları’nda da hükümdar Tanrı tarafından tahtaçıkarılmıştır. 

Hazar hâkanı, eğer Ibn-iFadlan’ın bilgileri doğru kabûl edilirse, halktan tecrit edilmiş, âdeta “Tanrıgibi” bir hayat yaşıyordu. Bozkır Türk hükümdarı Tanrı tarafından kut ve ülüg(kısmet) ile donatıldığı için işbaşına gelebilmektedir. Bu tarihî kayıtlardanda anlaşılıyor ki, eski Türk devletlerine siyâsi iktidar kavramı “kut” tabiriile ifade ediliyordu. Bu itibarla Türk dilinin en eski kültür kelimelerinden biri (2200yıldan beri mevcut) olan “kut” (yâni Türkler’de siyâsi iktidarın mâhiyeti)ünlü siyaset kitabı Kutadgu-Bilig’de açıklanmıştır. Buna göre, “Kut’untabiatı hizmet, şiarı adâlettir... fazilet ve kısmet kut’tan doğar... Beyliğe(hükümdarlığa) yol ondan geçer”... “Herşey kut’un eli altındadır, bütünistekler onun vasıtası ile gerçekleşir. ilahîdir... Bey, bu makama sen kendi gücünve isteğin ile gelmedin, onu sana tanrı verdi... Hükümdarlar iktidarı Tanrı’danalırlar...” (Kutadgu-Bilig). 

Bunlara bakılarak eski Türkler’dekarizmatik iktidar görüşü umumi kanaat hâline gelmiş olmakla beraber, arada mühimfarklar göze çarpmaktadır: Karizmatik meşrûiyete bağlı topluluklar umumiyetle dinîtoplumlar olduğu hâlde Türk siyâsî birlikleri dinî vasıf taşımaz. Peygamberlerveya veliler tarafından idare edilen Türk devleti yoktur. Türk hükümdarları, insanüstü varlık da sayılmamaktadır. Hem kendisi, hem halk onun normal bir insanolduğunun farkındadır (kitâbeler). Esasen Türkler’de Kut telakkisi sınırsız birhâkimiyete imkân tanımamaktadır. İdare yetkisi bazı şartlarlasınırlandırılmıştır. Bunların başında halkı doyurmak, giydirmek, toplamak,çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir (kitabeler). Türkler’de hükümdarlıkalâmeti sayılan büyük resmi ziyafetler ve umumiyetle hâkan sofrasının halka açıktutulması bunun sembolik ifadesidir. “Halka, aç mısın, tok musun, diye sor... Eliniaçık tut: Bir hükümdar kuldan fakir adını kaldıramazsa nasıl hükümdar olur?” 

Kutadgu-Bilig halkın hükümdardanistediklerini: a- İktisadî istikrar, b- Âdil kanun, c- Asayiş, olarak sıraladıktansonra şöyle der: “Ey hükümdar sen halkın bu haklarını öde, sonra kendi hakkınıisteyebilirsin!” 

“Bey, iyi kanun yapın, kanuna kendinriayet et ki halk da sana itaat etsin!” 

Türk hükümdarı bu vazifeleriniyapamazsa kut’unun Tanrı tarafından geri alındığı düşüncesi ile iktidardandüşerdi. Gök-Türk tarihinde genç hükümdar İnal Kagan’a karşı yapılan 716yılı ihtilali bu gerekçeye dayanıyordu. Diğer taraftan hâkanlık tahtınaçıkışta da daima töre hükümleri göz önünde tutulmakta idi. 

581'de ölen Gök-Türk hakanı Ta-Poyerine onun vasiyet ettiği Ta-Lo-pien’in hâkanlığını, töreye uymadığı içindevlet meclisi red etmişti. Demek ki başlangıçtaki bütün karizmatik görüntüsünerağmen, Türk hükümranlık telâkkisi kanuna dayanan meşruiyetçi tipi temsil etmekteidi. Ancak siyasî iktidarın kaynağını Tanrı’ya bağlamakla yâni hâkanı Tanrıhuzurunda sorumlu tutmakla Türkler, bugün “milli irade” diye ifade edilen,hükümdar üstü “yüksek otorite” (Souverainete, Sovereignty) meselesini, üstünsiyasi kültürleri sayesinde daha o çağlarda halletmiş ve insanları hükümdarınşahsi insaf duygusuna sığınmaktan kurtarmıştı. Bu tarzda bir hükümranlıkdüşüncesi yukarıda da söylediğimiz gibi, benzeri eski Roma’da görülen vehükümdarın icraatının millet tarafından kontrolüne imkân veren “imperium”şeklinde tecelli etmekte idi. Bu kontrol meclisler aracılığı ile yapılıyordu. AsyaHun devletinde bir dâimî meclis (danışma kurulu veya devlet meclisi) bir de heryılın 9. ayında güney sınırı civarındaki Ma-yi sahrasında yapılan umumî halktoplantısı vardı ki, bunda memleket meseleleri hakkında umumî müzakereleraçılırdı. 

Avrupa Hun imparatorluğundaki benzerbir kuruluşa Priskos “seçkinler” veya “seçilmişler” meclisi adınıvermektedir. Gök-Türkler’de devlet meclisi herhalde dâimî idi. Çünkü yalnızaskerî ve siyasî meselelerin değil, iktisat ve kültür işlerinin de burada konuşulupkarara bağlandığı anlaşılıyor. Bilge Kağan’ın kurula getirdiği iki mesele:Türk ülkesinde şehirlerin, Çin’deki gibi, surlarla çevrilmesi ve Budizm ileTaoizm’in yurtta yayılmasının teşviki teklifleri, ünlü “aygucı” (devlet müşaviri) Tonyukuk’unmuhalefeti neticesinde red edilmişti. 

Bu meclis, Uygurlar’dagörüldüğü üzere, gerektiğinde, hânedan dışından dahi han seçebiliyordu.Hazarlar’da bir “ihtiyarlar meclisi vardı 

Tuna Bulgarlar’ında bir “milletmeclisi” bulunmakta idi. Oğuz Kağan da, mâiyeti ve dâvet ettiği halk ile birtoplantı yaparak “kengeştiler”. “Kengeş” tâbirinin “hâkanın tekliflerinimilletin tasvibine sunması” olarak açıklanması, aynı geleneğin Oğuzlar arasındada devam ettiğini gösterir. 

Hükümdâr 

BozkırTürk devletlerinde başkanlar çeşitli ünvanlar taşımışlardır: Tan-hu (veyaŞan-yü), kagan, kan (han), yabgu, İl-teber vb. Bunlar arasında Türk tarihinde enyaygın olanları han (kral) ve kagan (imparator) idi. Bunların Moğol Juan-juandevletinden Gök-Türkler’e geçtiği hakkındaki iddia eskimiş görünüyor, çünkü“han” ünvanının 3. asırdan beri Türkler’ce bilindiği gibi, Avrupa Hunhükümdarı Attilâ’nın hanımının adında da “han” ünvanı mevcut idi:Arıg-kan. 

Yabgu ünvanıHunlar’dan beri mevcuttu. Hükümdarın törenle ünvanını alırken, zevcesinin deresmen aldığı katun (hâtun) ünvanı da Hunlar’dan beri Türklerce tanınmakta idi.Devlette hâtunlar da söz sahibi idiler. Devlet meclislerine katılırlar bir dereceyekadar formalite olsa da, elçileri ayrıca kabul ederlerdi. 585 ve 726 yıllarında Çinelçilerinin kabulünde Gök-Türk hâtunları hazır bulunmuşlardı. Hâtunlarıngelecek hâkanların anneleri olmaları sebebi ile, ilk zevce ve asil (yani Türk)olmalarına dikkat edilirdi. Umumiyetle en büyük evlât veliahd tayin edilirdi. Veliahddurumudakiler küçük yaşta iseler amcaların tahta geçmeleri töreye uygundu. Devletbaşkanlarının oturduğu başkentte “ordu” deniliyordu. 

İkili Teşkilat 

Eski Türkdevletinde arazi iki idari bölgeye ayrılırdı: Sağ-sol, kuzey-güney, doğu-batı, ak(sarı)-kara (Ak-Hun, Sarı Türgiş-Kara Türgiş, Sarı Uygur, Sarı (ak) Oğur, KaraHazar-Ak Hazar, Kara Macaristan- Ak Macaristan, Kara Kıpçak, İç-dış(Karluklar’da?, Bulgarlar’da), Üç-ok Boz-ok (Oğuzlar’da) Bu bölünmede dâimâbir tarafın hâkimiyet üstünlüğü tanınırdı. 

Bu yön AsyaHunlar’ında sol, Batı Hunlar’ın da, Gök-Türkler’de Uygurlar’da sağ idi.Bölümlerin başındaki idareciler, asıl hükümdarın yüksek hâkimiyeti altındatöre hükümlerini görürler, kendi ülkelerini ilgilendiren hususlarda dışmünasebetlere girerler, ancak bütün il’le alâkalı meselelerde toplanırlardı.Ordu’lar birleştiği zaman herkes mensup olduğu cihete göre sağ veya sol kanattayerini alırdı. 

Kanat hakanlarıimparator âilesi mensupları arasından tâyin edilirdi: Uldız, Aybars, Oktar,Atillâ’nın baba tarafından yakın akrabaları idiler. Daha sonraki kanat kırallarıİrnek, Dengizik İmparator İlek’in kardeşleri idiler. 

Sivil idarede Devletmeclisi üyeleri, buyruklar (nâzır, bakan), iç-buyruklar (saray idaresine bakan)yanında inanç, tarkan, apa, boyla, yula, baga, ataman, tudun, yugruş, külüg,“atı” (Gök-Türkler’de) ve “babacık” (Hazarlar’da), sonraları “atabey”vb. ünvanlarını taşıyan ve hiçbiri verasete dayanmayan devlet büyükleri bulunurdu. 

     ANA SAYFAYA DÖN   

KONUNUN BAŞINA DÖN

 
 
Z i Y A R E T C i - D E F T E R i
orhanyildiz.tr.gg
A N A - S A Y F A Y A - G i T
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=