İletişim Adresi

   
  ARTVİNLİ ORHAN
  Safevi Devleti
 


SAFEVİ  DEVLETİ

Şeyh Cüneyd ve Haydar'ınFaaliyetleri 

Safevî devletinin kuruluşu İslam ve Türkiyetarihinde gerçekten mühim bir hadisedir. Bu hadisenin en mühim neticesi İslam alemininmerkezinde yeni bir alemin meydana gelmiş olmasıdır.
Başlıca vasfı Şiîlikolan ve İran'ı içine alan bu devlet, varlığını zamanımıza kadar devam ettirmiştir.Bu konunun en dikkate değer tarafı, Şiîliğin İran'a Anadolu'dan getirilmiş olmasıdır.Şiîliği İran'a getiren unsur da Safevî devletini kuran ve Kızılbaş adı ile anılanAnadolu Türkleridir. Anadolu'lu Türklerin Safevî devletini kurmaları ve bu unsurun zorkullanarak Şiîliği İran'ın rakipsiz bir mezhebi haline getirmesi bu güne kadar iyiaraştırılmamış, anlaşılmamış bir konudur.
Safevî devletinin"millî bir İran devleti" olduğu görüşünün şimdi ciddi ilim adamlarıarasında taraftarı kalmamış gibidir. Safevî tarihi yakından tetkik edilince bu görüşünnasıl olup da ortaya atıldığına hayret etmemek mümkün olmuyor. Gerçekten hânedanınseyyidlik ile hiç bir alakası bulunmamaktadır. Hanedan mensuplarına gelince, onlar ŞeyhCüneyd'den itibaren seyidlik iddiasında bulunmuşlar, kendilerini Hz. Ali ahfadındansaymışlardır.

Elimizdeki çeşitli kaynaklardan açıkça anlaşıldığı üzere Şeyh Cüneyd ve ŞeyhHaydar zamanında, yani XV. yüzyılın ikinci yarısında İran'daki halkın çoğunluğuSünnî mezhebine bağlı idi.
İsmail, buyruğundakiAnadolu Kızılbaş Türkleri ile kan ve ateş saçarak bu Kızılbaş Türklerin Şiîlikanlayışını İran'daki sünnî halka kabul ettirdi. Bilhassa Şah İsmail devrindeki buŞiîlik İranlıların anladığı Şiîlikten bir çok bakımlardan farklı idi.
Safevî devletinin"millî bir İran devleti" olduğunu ileri sürenler, buna diğer bir delilolarak Safevî devletinin İran'ı Sasanîler zamanındaki hudutlarına ulaştırmışolduğunu da kaydetmişlerdir. Esasen hudutlar hiç bir zaman bir devletin millî devletsayılması için bir delil teşkil etmez. Çünkü bunlar her zaman değişebilir. Kaldıki, İran Selçukluları ile İlhanlı devletinin hudutları da Safevîlerinkinden pekfarklı değildi.

Safevî devletini kuran veonu ayakta tutan unsura gelince, bu unsuru Anadolu Türklerinin meydana getirdiği yukardasöylenmişti. Bu unsur, Ak-Koyunlu ulusundan olmadığı gibi onun Karakoyunlular ile dehiç bir münasebeti yoktur. Bu unsur, aşağıda tafsilatlı olarak anlatılacağı üzereAnadolu'nun Orta ve Güney bölgesine mensup yeni bir Türk topluluğudur. Yine yukarıdaişaret edildiği gibi devletin ilk zamanlarındaki kızılbaşlılık adını verebileceğimizŞiîlik bu unsurun inançlarını ifade etmektedir.

Safevî devleti ile ilgiliolarak ele alınıp ayrıca ve esaslı bir şekilde işlenmemiş meselelerden biri de budevletin askerî ve mülkî teşkilatıdır. Bu devletin teşkilatı esas itibarıylaAk-Koyunlu devletininkine dayanmakla beraber onda Çağataylardan alınmış bir çok müesseselerde görülür. Mesela on iki hayvanlı Türk takvimi, hassa askerî teşkilatı, yanikorucular (korçı), onbaşı, yüzbaşı ve bunlara paralel daha bir çok tabir vedeyimler ki, biz bunları Ak-Koyunlular'da göremiyoruz.

Safeviler İlhanlıların Tekrarı Gibidir

Safevîlerin bunları Çağataylardan aldıklarındaşüphe yoktur. Bir de bunlara Çağatay edebiyatının Safevîler arasında çok revaçtaolduğu ilave edilirse Safevî devletine bir çok bakımlardan İlhanlı imparatorluğununihyası nazarı ile bakmak hiç de isabetsiz bir görüş sayılmaz.

Bilindiği gibi İran Selçukluları(hatta Anadolu Selçukluları) divanından çıkmış hiç bir Türkçe vesikaya sahip değiliz.Kara-Koyunlular için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Ak-Koyunlu beylerinden bir kaçınınTürkiye'ye Türkçe mektuplar gönderdikleri biliniyor. Safevîlere gelince daha Şah İsmail'denitibaren bu devletin divanında pek fazla olmamakla beraber Türkçe mektuplar da yazılmaktaidi.

Safevîlerin İran'ı, Türkunsurun daha önceki devirlere nazaran en fazla kesafet peyda ettiği bir ülke halinegelmiş bulunuyordu. Bunun sebebi Safevî devletinin kuruluşu ile ilgili olarak Türkiye'denvuku bulan kümeler halindeki devamlı göçlerdir.Bu göçler bir asırdan fazla sürmüştür.Hatta XVIII. yüzyılın başlarında bile bu ülkeye göçler yapıldığına belgelervardır. Daha önce başka yerlerde yazıldığı gibi Anadolu'dan İran'a XIV. yüzyıldanberi siyasî faaliyetlerle ilgili olarak göç hareketleri yapılmakta idi. Hatta XIX. yüzyıldaİran'daki Türk oymaklarından bir çokları Anadolu'dan geldiklerini unutmuşlardı. Bugöçlerin ilki Moğolların Diyarbakır Valisi Uyrat Ali Padişah'ın 1336'da İlhanlı hükümdarıArpagaun'un üzerinde yürümesi ile başlamıştır. Ali Padişah'ın Arpagaun'u yenerekiktidarı ele alması üzerine Güney-Doğu Anadolu bir kısım Doğu-Anadolu yörelerindenkalabalık sayıda bir Moğol ve Türk topluluğu İran'a gitti. Bunu aynı yılda Moğollar'ınAnadolu umumî valisi Celâyir Şeyh Hasan idaresinde Orta-Anadolu'dan gelen bir diğer Moğol-Türkkümesi takip etti. Çobanlı Şeyh Hasan ile Düzmece Demirtaş'ın yine daha ziyadeOrta-Anadolu'dan İran'a getirdikleri topluluk ise ilk ikisinden çok daha kalabalık idi.

XV. yüzyılda İran'aKara-Koyunluların göç ettiklerini biliyoruz. Bunlar yalnız Doğu-Anadolu ile Güney-DoğuAnadolu'da yaşayan Türk oymaklarının pek mühim bir kısmını götürmekle kalmadılar,Orta-Anadolu'daki Türk oymaklarıdan bazılarının da İran'a göç etmelerine âmiloldular. Mesela Kara-Koyunlular Maraş-Elbistan bölgesindeki Ağaç-Eriler'den bir koluİran'a göçürdüler ki, bu kol orada varlığını zamanımıza kadar devam ettirmiştir.Fakat aşağıda verilen bilgilerden de anlaşılacağı üzere Safevî devletininkurulması ile gerçekleşen göçler diğerleri ile mukayese edilemeyecek derecede yoğunve devamlı olmuştur. Hatta Safevî devleti kurulduktan sonra da uzun bir zaman -bilhassainsan gücü bakımından- Anadolu'dan beslenmiştir. Böylece bir birinin amansız düşmanıolan Osmanlılar ile Safevîler bir asır kadar bu ülkeden müştereken faydalanmışlardır. 

Devletin Kaderine Türkler Hakimdi

Safevîler devrinde İran'daki Türk topluluğuTürk adıyla Fars ve diğer unsurlardan ayrılıyordu. Eserlerde Türk'ün karşılığıolarak eskiden olduğu gibi Tacik sözü geçiyor. Fakat Türkler bunun yerine kendi özkelimeleri olan Tat sözünü kullanmışlardır. Tacikler eskisi gibi devletin mülkî teşkilatınıellerinde tutuyorlardı. Fakat XVI. yüzyılda Selçuklu devrinde olduğu gibi devletinidaresinde nüfuz ve kuvvete pek sahip değillerdi. Devletin idaresinde söz sahibi Türkler(Etrak) idi. Onlar bazı misalleri ileride görüleceği üzere Tacikler'in malîmeselelerden başka işler ile meşgul olmalarını istemiyorlardı.

Türkler devletin kaderine hâkimolduktan başka kuvvetli bir millî kültüre de sahip idiler. Zengin şifahî edebiyatlarıyanında yazılı (bilhassa manzum) edebiyatları da vardı. Bununla ilgili olarak ŞamMirza ve Sadıkî gibi tezkireciler şiir yazan Türk beylerine hususî bölümler tahsisetmişlerdir. Bizzat Safevî sarayında Çukur-Ova Türklerinin varsağıları dinleniriken Fuzulî ve Ali Şir Nevâî gibi Türk edebiyatının iki büyük üstadınındivanları da okunuyordu. Devlet merkezinin Isfahan'a nakledilmesi, tahminin hilafına buhususta hiç bir gerileme meydana getirmedi. Türkçe sarayın resmî dili olarak orada daŞah Abbas ve halefleri zamanında hakimiyetini koruduğu gibi bu şehirde Türkçe şiirleryazan bir çok şair de yetişti. Çünkü Türkçe yalnız emirlerin dili değil hanedanında ana dili idi.

Şah İsmail'inFarsça'dan çok Türkçe şiirler yazması ve Ali Şir Nevâî'nin eserlerine düşkünlüğüana dilinin Türkçe olmasından ileri geliyordu. Osmanlılar ile Safevîlerinbirbirlerine karşı düşmanlık ve münaferetlerine rağmen iki ülke Türkleri arasındakültürel münasebetlerin devam etmesi çok dikkate şâyândır. Bu hususta en mühim âmilhiç şüphesiz Anadolu'daki Kızılbaş Türkler idi. Her halde bunlar sâyesinde KöroğluDestanı, İran Türkleri arasında aynı zamanda Dede Korkut Destanları'nı da bilipsevdikleri anlaşılıyor. Kör Oğlu Destanı, İran Türkleri vasıtasıyla Hazar ÖtesiTürkmenlerince de tanınmış ve onların da millî destanları vasfını kazanmıştır.Bu suretle Kör Oğlu Destanı, Dede Korkut Destanları gibi Ceyhun'dan Tuna'ya kadar bütünBatı Türklerinin yani Oğuz veya Türkmenlerin torunlarının müşterek millîdestanları haline gelmiştir. Bunun gibi Kerem ile Aslı, Aşık Garip, Arzu ile Kamberve diğer (çoğu İran'da meydana gelmiş) halk romanları da Türkiye, İran ve Türkmenistan'dazamanımıza kadar zevkle dinlenmekte ve okunmaktadır.

Şu hülasa ileizaha çalıştığımız husus Safevî devletinin gerek dayandığı zümre, gerek devletteşkilatı ve kültür bakımından kendisinden önce aynı ülkedeki Türkdevletlerinden farksız olduğu ve hatta belki onların bazılarından daha fazla Türklükvasıflarını taşıdığıdır.
Eski İran müellifleri Erdebil'deki Safevî tarikatının Anadolulu mensuplarınınTimur'un bu ülkeden getirip de Safevî şeyhi Hâce Ali Şah'a hürmeten serbest bıraktığıtutsaklar ile onların neslinden olduklarını yazarlar. Zamanımızdaki bir çok Batılıve Doğulu ilim adamlarıın da tekrar ettikleri bu haberin gerçekle hiç bir ilgisiyoktur. Timur Türkistan'a Orta-Anadolu'daki kalabalık ve Türkmenleşmiş Kara Tatarlarınpek mühim bir kısmını zorla göçürdüğü gibi ayrıca Azerbaycan'dan da on binevlik bir topluluğu götürmüştü. Hace Ali Şah'ın Timur'a ricada bulunarak bunlarıveya onlardan bir kısmını hürriyetlerine kavuşturduğuna dair Timurlular devrikaynaklarında hiç bir kayda rast gelinmez. Bu sebeple bu haber İran'da son asra kadarunutulmayan Rum (Urum)'dan yani Anadolu'dan geliş hatırasının yanlış izahından başkabir şey değildir.

Anadolu Türklerindenmühim bir kısmını Safevî tarikatına bağlıyan Cüneyd (Öl. 1460) olmuştur. Cüneyd,amcası Şeyh Cafer ile Safevî tarikatı şeyhliği mücadelesine girişmiş ise de bu mücadeledemuvaffak olamayarak Erdebil'i terketmek zorunda kalmış ve bir çok İranlının yaptığıgibi Anadolu'ya gitmişti. Şeyh Cafer'in şeyhlik mevkiinde kalabilmesi ise daha çokveya münhasıran devrin hükümdarı Kara-Koyunlu Cihan Şah'ın kendini tutması vedesteklemesi sayesinde mümkün olmuştur.

İslamiyeti Nasıl Anlıyorlardı

XV. yüzyılın ortalarında Anadolu'dakigöçebe ve köylülerin dinî inançları hakkında sarih bilgilere sahip değiliz. Anlaşıldığınagöre medresenin tesiri dışında kalan köylü ve göçebelerin mühim bir kısmı sathîbir İslamiyetin görünüşü altında Orta-Asya'dan getirdikleri eski dinî inanç vetelakkilerini devam ettiriyorlardı. Onların dinî hayatlarına dede ünvanlı şahıslarhakimdi. Safevî devleti kurulduktan sonra da bu dedeler İrana gelen Moğolların kamveya şamanları gibi hanedan nezdinde de ehemmiyet kazanmışlardır. Şah İsmail veTahmasb'ın oğullarından her birinin lalası (atabeğ=atalık) olduğu gibi dedesi devardı. Bu dedeler hemen her bakımdan eski kam veya şamanların muakkibleri gibi görünüyorlar.Türklerde çıkardıkları büyük siyasî şahsiyetlere bile çok derin bir saygı ve bağlılığınmevcudiyeti malumdur.

Orhun Abidelerikahramanı Kül Tegin için Türk Budun saçlarını, kulak ve yüzlerini kesmek, gözlerindenkanlı yaşlar akıtmak suretiyle günlerce süren ağır yaslar tutmuştu. SelçuklulardanMelikşah'ın oğlu Davud'un ölümü dolayısıyla Türklerin Isfahan'da bir yastuttuklarını biliyoruz. Bunlar ile Şiîlerin 10 Muharremde Kerbelâ'da şehit düşenHz. Hüseyin için tuttukları yas arasında hiç bir fark yoktur. Din adamlarına gelinceTürklerin onlara çok daha fazla saygı gösterdikleri anlaşılıyor.

Milâdî 985 yılındayazılmış olan Hududu'l-Alem'de Oğuzların tabibleri olduğu onlara rastladıklarızaman secde ettikleri (namaz bererend), tabiblerin Oğuzların mal ve canlarına hükmettikleriyazılmaktadır. Kaynağın tabibler dediği şahısların kamlar olduklarında şüpheyoktur. Bunlar da her halde ata ünvanını taşıyorlardı. Dikkate değer başka birmisal de şudur: Gazneli Mesud ile savaşan Selçuklu Tuğrul ve Çağrı Beyler birazdaha sabrettikleri takdirde zaferi kazanacaklarını söyleyen yıldızlar ilme ile meşgulbir İranlı'ya zaferden sonra atlarından inerek secde etmişlerdi. Buna Türkçe'de yükünmekdenilmekte idi.

1240 yılındaAnadolu'da büyük bir isyan çıkaran Baba İshak'a müritleri olan Türkmenler, İslam'ınkesin ilkesine aykırı olarak Baba Resul, yahut Baba Resulullah diyorlar, yani onaPeygamber nazarı ile bakıyorlardı. Hatta Baba İshak'ın öldürülmesine inanmayan Türkler,onun yardım getirmek üzere göğe çıktığını söyleyerek isyanlarını devamettirmişlerdi. Baba İshak'ın da kendi peygamberliğine samimiyetle inandığı anlaşılıyor.Şu misaller ile Anadolu Kızılbaş Türklerin Şeyh Cüneyd ve haleflerini Mehdi,peygamber ve hatta Allah olarak görmeleri daha iyi anlaşılabilir. İşte bu telakkidendolayı Kızılbaş Türkler şeyhleri iyi anlaşılabilir. İşte bu telakkiden dolayı KızılbaşTürkler şeyhleri veya şahları uğruna her türlü fedâkârlığa seve sevekatlanmakta idiler. Bu husus devletin kurulmasında ve yaşayabilmesinde pek mühim bir âmilteşkil etmiştir. Yukarıdaki misallerden çıkan en mühim netice ise İslamiyete gireliçok uzun bir zaman geçtiği halde Anadolu'daki göçebe ve köylü Türklerin dinîhayatlarında en belli başlı ilkelerde bile bir gelişmenin kaydedilmemiş olmasıdır.Bu telakkilerin başında şahıslara karşı aşırı saygı geliyor ki, dinî ve siyasîsahada Türk düşünce ve duygusunun en bariz, en değişmeyen hususiyetlerinden biridir.Fahr-i Kâinât Hazret-i Muhammed Mustafâ'nın da başta Mevlid adlı eser olmak üzereen fazla Türkler arasında kutsallık kazanarak yaygınlaştığını hatırlatalım.

XV. yüzyıldaAnadolu'daki Şiîliğin köylü ve göçebeler arasında ne derecede yaygın olduğu vebunun mahiyeti hakkında da bilgimiz yoktur. Anadolu'nun XVI. yüzyıla kadar dinîtarihine ait yazılmış incelemeler, bilhassa kaynakların kifayetsizliği yüzündenbizi bu konuda aydınlatmaktan oldukça uzak bulunuyor. Köylü, göçebe ve hatta şehirlilerdenbir kısmının bağlı bulunduğu Bektaşî tarikatının açık bir Şiîlik inancınıyaydığını ileri sürmek herhalde mümkün değildir. İsmail Hacı Oğulları, DedeGarkın ve diğerleri gibi şeyh aileleri için de aynı şey söylenebilir. Ancak İlhanlıhükümdarı Olcaytu'nun (ölümü:1316) "on iki imam şiîliğini" kabuletmesinin bu mezhebin bir Moğol eyaleti durumunda bulunan Anadolu'daki Sünnî olmayan (Hétéredoxe)köylü ve göçebeler tarafından sevinçle karşılandığı muhakkaktır.

Olcaytu'nun İmamiyeŞiîliği'ni kabul etmesi üzerine Anadolu'da da Ebûbekir, Ömer ve Osman'ın adlarınınanılmasının yasaklandığını biliyoruz. Anadolu Türklerinin Olcaytu'nun, Harbendeismi de dahil olmak üzere Moğollara mahsus bir çok isimleri kullandıkları, Türkmenlerve Moğollar arasında bir kaynaşmanın başlamış olduğu görülüyor. Kara-Koyunlularınresmen Şiî olmamakla beraber Ali evladına karşı sıcak bir sevgi duydukları, kullandıklarıisimlerden anlaşılılıyor. Hatta bunlardan Bağdad hâkimi Isfahan Mirza (Ölümü:1444) On İki İmam adına hutbe okutup sikke kestirmişti.

Şeyh Cüneydin Anadoludaki Faaliyetleri

Anadolu'ya gelen Şeyh Cüneyd bu ülkede kendimaksadı için belki de ümit etmediği derecede elverişli bir zemin buldu. Dolaştığıköylüler ve göçebeler arasında Şiî ve Şiîliğe eğilimli ve müsait pek çoktopluluklar ile karşılaştı. Şimdi burada şu suali sormak yerindedir: CüneydAnadolu'ya geldiğinde Şiî mi idi? Bu soruyu cevaplandırmak kolay olmakla beraber onunbu ülkeye geldikten sonra Şiîliği kabul etmesi de mümkün, hatta belki muhtemeldir.Cüneyd'in Anadolu'da yalnız ünlü bir tarikatın şeyh ailesine mensup olarak değil,aynı zamanda bir seyyid olarak dolaştığı da muhakkaktır. Hatta bu sıfatla onun gibimuhteris bir adamın Şiîliği müsaid karşılaması tabiî görülebilir. Cüneyd'inAnadolu'daki faaliyeti hakkında malum olduğu üzere pek az bilgi vardır. Bu bilgininçoğunun da Aşıkpaşazâde'ye borçluyuz. Cerbezeli, telkin kabiliyetine sahip ve aynızamanda faal bir insan olduğu anlaşılan Safevî şeyhi dolaştığı köylü vegöçebe Türkler arasında sayısı hiç de az olmayan bir topluluğu kendisine müridyaptı. Hatta Cüneyd bunlardan beş-on bin kişilik silahlı bir kuvvet de meydanagetirmeye muvaffak oldu.

Kendisinin Hz. Ali evladından olduğunu iddia etmesi, faaliyetinin siyasî bir gayesiolduğunu da gizlememesi, köylü ve göçebe Türklerin iktisâdî durumlarının herhalde iyi olmaması ve bilhassa siyasî bakımlardan tatmin edilememiş bulunmaları,Cüneyd'in başarılarının diğer mühim sebeplerini teşkil ederler.

Şeyh Cüneyd,başına topladığı bu beş on bin kişilik silahlı müridleri ile Trabzon Rum devletitopraklarına girerek burada yağmalarda bulundu. Hatta bizzat Trabzon şehrini kuşattıise de fethedemeyeceğini görerek kuşatmayı kaldırdı. Bu esnada Uzun Hasan Beğ,Ak-Koyunluların başı mevkiine yükselmişti (1452). Cüneyd, onun yanına gitti. HasanBeğ, Safevî şeyhine iyi bir kabul gösterdiği gibi, kız kardeşi Hadice Begim'i deonunla evlendirdi. Sünnîlik ilkelerine kuvvetli bir şekilde bağlı bulunan Ak-Koyunluhükümdarının bu şekilde hareket etmesinin daimî tehdidi altında bulunduğuKara-Koyunlu Cihan Şah Mirza'ya karşı Cüneyd'in kuvvetlerinden faydalanmak gayesi ileilgili olduğu âşikârdır.

Buna ilave olarakCüneyd'in bu sırada kendisini mutedil bir Şiî şekline göstermiş olduğu dadüşünülebilir. Bu husus ne olursa olsun Safevî şeyhi uzun yıllar kaldığıAnadolu'dan bir kısım müridleri ile birlikte Erdebil'e döndü. Şeyh Cüneyd çokgeçmeden Çerkesler ülkesine gaza yapmak için harekete geçti. Çünkü müritlerinigeçindirmesi icap ediyordu. Aynı zamanda bu gaza ile ün kazanacak ve müritlerininsayısı artacak idi. Şirvan hükümdarı Halilullah'ın ülkesinden geçmesine rızagöstermeyeceğine ehemmiyet vermedi. Onunla dahi vuruşmaşı göze aldı. Sayısı az,fakat şeyhleri uğruna hayatlarını seve seve vermeye hazır müritlerinin yiğitçesavaşarak Şirvan askerlerini yeneceklerine inanıyordu. Gerçekten müritlerifedâkârca döğüşmelerine rağmen Cüneyd, Şirvan Şah'a yenildi ve hatta muharebemeydanında kaldı (1460). Cüneyd'in şu faaliyeti Anadolu'nun o zaman ne kadar faalinsan gücüne sahip olduğunu göstermesi bakımından da kayda değer.

Bu mağlubiyet Safevîtarikatı müritlerinin dağılmasına, hatta tarikatla bağlarının gevşemesine veyazayıflamasına sebep olmadı. Çünkü şeyhlerin oğulları vardı. Onlar Cüneyd'invasiyetine uyarak çocuk yaşta olmasına rağmen Ak-Koyunlu Uzun Hasan Beğ'in kızkardeşinden doğan oğlu Haydarın etrafında toplandılar. Cüneyd'in yetişkin başkaoğlu varken çocuk yaştaki Haydar'ı halef tayin etmesi, anlaşılacağı üzeresebepsiz değildi. Haydar anası cihetinden asil olduğu gibi aynı zamanda lüzumuhalinde dayısının destek ve himayesini de elde edebilecekti. Gerçekten çok geçmedenUzun Hasan Beğ, Cihan Şah'ı ve oğlu Hasan Ali'yi yenerek Kara-Koyunlu devletiniortadan kaldırmış, Horasan'dan Sivas bölgesine kadar uzanan geniş sahada birimparatorluk kurmuştu (1468).

Şah İsmail Devri (1501-1524)

Safevî müridlerinin üçüncü şeylerinin de savaşmeydanında kaybetmeleri maneviyatlarını kırmamış, belki mücadele güçlerini artırmıştı.Bu sebeple vakit geçirmeden İsmail ve İbrahim'i emin bir yerde sakladılar. MüstakbelSafevî devleti kurucusu bu sırada henüz altı yaşını 3-4 ay geçirmiş bulunuyordu(Doğumu: 25 recep 892=17 Temmuz 1487).
İsmail'i Erdebil'in Anadolulular (Rum) mahallesinde oturan Aba yahut Ebe ad veya lakabınıtaşıyan bir kadın gizliyordu. Aba (Ebe) Dulkadir elinden idi. Fakat Ak-Koyunlu İbeSultan, Haydar'ın hayatta kalan oğullarını ele geçirmek için şehirde sıkı biraramaya girişmişti. Bu arama neticesinde şehlerinin oğullarının ele geçeceğinianlayan Şamlu Lala Hüseyin ve Dulkadirli Dede Abdal Beğ ve yine Anadolulu Gök Ali gibiileri gelen müridler onları Gilan'a kaçırdılar (1493). İsmail, Giran'da altı yıldanfazla (altı yıl bir kaç ay) ve bu zamanın pek çoğunu Lahcihan şehrinde oturmakla geçirdi.Fakat sofular tarafından hiç bir zaman unutulmadı. Hatta çoğu Anadolu ve pek azıAzerbaycan'daki Karaca Dağlı ve Eher'li müritler tarafından nezir ve hediyeler ileziyaret edildi. Zaman da İsmail'in lehine çalışıyordu. Gerçekten Ak-Koyunlular arasındayeniden başlayan saltanat mücadeleleri kanlı bir şekilde devam ediyordu.

Osmanlı sarayında büyümüş olan UzunHasan Beğ oğlu Uğurlu Mehmed oğlu Göde Ahmed Beğ, Ak-Koyunlu beğlerinden bazılarınınısrarlı daveti neticesinde İstanbul'dan Azerbaycan'a gelip Rüstem Beğ ile mücadeleyegirişmiş, onu mağlup ve katlederek (Temmuz 1497=Kazb) Ak-Koyunlu tahtına geçmişti.Fakat o da çok geçmeden İbe Sultan ile Fars valisi Pürnek Kasım Beğ tarafındanIsfahan yörelerinden Hâce Hasan-i Mâzi'de yapılan yapılan bir çarpışmada öldürülmüştü( Rebiülahir 903= Aralık 1497). İlbe Sultan, Hasan Beğ'in torunlarından Yusuf Beğ oğluElvend'i Tebriz'de Ak-Koyunlu tahtına çıkardı (903=1498). Ertesi yıl Yusuf Beğ'in diğeroğlu Muhammedî Aziz Kendi'nde yapılan bir savaşta Elvend'i yendi (Şevval 904= Mayıs-Haziran1499) ve İbe Sultan da öldürüldü. Bu suretle hânedanın bu son kudretli şahsiyetide ortadan kalkmış oldu. Fakat Muhammedî, Elvend'in Diyarbakır'dan asker toplayıptekrar üzerine yürümesi karşısında Sultaniye'ye çekildi. Sonra İsfahan tarafınagitti ve orada Yakup Beğ oğlu Murad ile giriştiği bir muharebede öldürüldü (1500).

Çok geçmeden Elvend Beyile Sultan Murad Ebher yöresinde karşı karşıya geldiler ise de Baba Hayrullah adlıbir dervişin gayreti sayesinde barış yapıldı. Bu barışa göre iki Irak, Fars veKirman'a Murad Beğ tasarruf edecek, Azerbaycan, Errân, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dakiAk-Koyunlu ülkesi Elvend'in idaresinde kalacak ve Kızıl Özen de sınırı teşkiledecekti (1500). Henüz bu mücadeleler devam ederken İsmail, Gilan'dan ayrıldı
Muntasıf-ı Muharrem 1499 Ağustos ortası. İsmail, bu esnada henüz on iki yaşınıbitirmiş bulunuyordu. Mamafih Ak-Koyunlu hükümdarları da ondand daha büyük değillerdi.Bu hükümdarlardan Sultan Murad on yaşındaydı (doğumu: 13 Ramazan 895).

İsmail'in Gilan'dan ayrılmasısiyasî durumun elverişli olması ile ilgili idi. İsmail, Hazar denizinin batı köşesindekiDeylem ülkesinden Târûm'a geldi. Burada, denildiğine göre İsmail'in başınaAnadolulu ve Şamlulardan müteşekkil bin beş yüz mürit toplandı. Fakat muhtelifsebeplerden bu rakamın doğruluğunu kabul etmeye imkân yoktur. Gerçekte İsmail'in yanındayine hepsi veya pek çoğu Anadolulu ve Şamlu, bir kaç yüz müridi vardı. İsmail,Tarum'dan Halhal'a, oradan da Erdebil'e geldi ise de şehrin valisi Cakirlü Sultan Ali Beğ'inikazı üzerine yollandı ve Hazar denizi kıyısındaki Astara yöresinde, Ercuvan'da kışlamayagitti. 

Şah İsmail Şeyhlikten Şahlığa Doğru Yürüyor

İsmail'e orada iken Taliş Muhammed Beğ'inkendisini yakalayacağı haberi verilmiş olduğundan Erdebil'deki eski şeyhlerininmezarlarını ziyarete gelmiş olan Rumlu ve Şamlu müridler Ercuvan'a celbedildiler. Şuhusus İsmail'in yanında ne kadar az adam olduğun göstermeye kâfidir. Eğer, birkaynakta denildiği gibi, yanında bin beşyüz kişi olsaydı, böyle bir tedbire lüzumhâsıl olmayacak ve hatta Erdebil valisi Cakirlü Sultan Ali'nin ihtarına bile ehemmiyetverilmeyecekti. 1500 yılı kışı pek şiddetli geçmişti. Öyle ki, kuşlar soğuğunşiddetinden uçamayarak yere düşüyorlardı.
İsmail, müridlerine kardanbüyük bir kale yaptırdı. İçin adam koyarak kaleyi hücumla fethedip eğlendi. (1500)baharı gelince Erdebil'i ziyaret ettikten sonra, Gökçe Deniz'e (Göl) doğru yollandı.Maksadı adı geçen gölün kıyısında bulunan Hüseyn-i Baranî ile birleşmek olsagerektir. Fakat İsmail'in asıl gayesi Anadolu'ya gitmekti. Daha kışlakda ikenErzincan'a gelmeleri için Anadolulu müridlere ulaklar gönderilmişti. Bu ulaklardanbiri Koç Oğlu Hamza Bey olup kendi oymağı olan Ustacululara yollanmıştı. Hüseyn-iBarânî, Kara-Koyunlu Cihan Şah'ın neslinden olduğunu iddia ediyordu ki buna şüpheile karşılamak yerindedir.

Denildiğine göre,İsmail'in buyruğunda bu esnada 1000 kişi vardı. Fakat buna rağmen Safevî ŞeyhiHüseyin kendisini yakalamasından korkarak müritleri ile bir gece oradan uzaklaşıpErivan'ın güneyindeki Sad Çukur (Çuhur Şad) bölgesine geldi. Buradan Dokuz Ulammevkiine varıldığında Bayburd'lu Karaca İlyas'ın buyruğundaki bir kısım Anadolulusofular şeyhlerinin huzuruna geldiler. Yoluna devam eden İsmail Kağızman veErzurum'dan geçip Tercan'a, sonra onun güneyindeki Saru Kaya yaylağına ulaştı(1500). İsmail'i burada da Ustacalular karşıladılar. Safevî şeyhi Ustacalu'nunÇavuşlu obasından Baba Süleyman'ın babası Oğlan Emet'e konuk oldu. Saru Kaya'da ikiay kadar kalan İsmail, bir mağarada yaşayarak insanları rahatsız eden büyük birayıyı okla öldürüp müritlerinin daha fazla hayranlığını kazandı. SonraErzincan'a gidildi. Osmanlı kaynaklarının ifadesi ile Erdebil Oğlu, Taliş'tenErzincan'a kadar taciz edilmeden rahatça gelmişti. Bu husus Ak-Koyunlular'ın nasılderin bir çöküntü içinde bulunduklarını açıkca gösteriyor.

İsmail'in Anadolu'yagelişi bu ülkedeki müritleri arasında derin bir sevinç yarattı. O derecedekigerdeğe girmek üzere olan Dulkadirli elinden bir genç davet haberini alır almazgerdeği unutup Erzincan'ın yolunu tutmuştu.Her taraftan bölük bölük gelen Türkler,Ustacalu, Şamlu, Rumlu (başlıca Sivas, Amasya, Tokat bölgelerinin yerleşik Türkhalkı), Tekelü (Antalya bölgesi), Zülkadr (Dulkadr) ile yine Anadolu'daki Karamanbölgesi halkına (başta Turgudlular olmak üzere) ve Varsaklar'a (Tarsus bölgesiTürkmenleri) mensup idiler. Beğlerden Ustacalu Mirza Beğ oğlu Muhammed Beğ, ŞamluAbdi Beğ de kalabalık maiyyetleri ile gelenler arasında bulunuyorlardı.

İşte Safevîdevletini kuran ve devam ettiren Anadolu Türkleri bunlardır. Anlaşılacağı üzere buTürklerin ezici çoğunluğu veya hepsi Orta ve Güney Anadolu bölgelerinde idiler.İsmail bilhassa dahilî mücadeleden dolayı hiç bir güçlüğe uğramadan istediğigibi Ak-Koyunlu ülkesinde dolaşmış ve yine bu devlete ait olan Erzincan'a gelip oradakolayca müridlerini etrafına toplamıştı. Bu esnada II. Bayezid Modon ve Korun'unfethi ile meşgul bulunuyordu. Bu yüzden Osmanlı tebaasından binlerce kişi güçlükçekmeden hududa çok yakın Erzincan'daki mürşidleri İsmail'in yanına gidebildiler.İsmail Erzincan'dan hareket etmeden önce Bayezid'e mektup yazarak Ustacalu boyununçoluk çocuklarını ve göçkünlerini Osmanlı ülkesinde bırakmalarına müsaadeetmesi için ricada bulunmuştu. İdaresi altında Dulkadirli elinden mühim birtopluluğun genç Safevî şeyhinin katına gitmesine, Alâüddevle Beğ'in kayıtsızkaldığı anlaşılıyor.

Şah İsmail İktidara Yürürken

Şurur savaşı Azerbaycan'ı İsmail'e kazandırdı.Safevî şeyhi Tebriz'de kolayca şahlık tahtına oturdu. 12 imam adına hutbe okunuppara kestirildi, tayinler yapıldı. Safevî devleti resmen kuruldu (907=1501). İranlıHasan Can'ın oğlu Osmanlı müverrihi meşhur Hoca Sadeddin bu münasebetle:
Başına tâc aldı çıktı ol pelîd (Şah İsmail)
İtti bi-idrak Etraki (Anlayışsız Türkleri) mürid
beyti ile başlayan bir manzume yazmıştır. İsmail bu esnada 15 yaşında idi.Tebriz'de ve diğer yerlerde estirilen tedhiş havasına ait bazı sahneleri İbrahimGülşenî'nin "menâkıbnâmesi"nde görmek mümkündür. Yukarıda adı geçenbeylerden Şamlu Lala Hüseyin Beğ emîrü'l-ümerâ, yani beğlerbeği, Zülkadr(Dulkadir) Dede Abdal Beğ korucu başı (korçı başı) yani hassa ordusu kumandanıTekelü Saru Ali Beğ mühürdar, Şamlu Abdi Beğ tavacı (başı), Helvacıoğlu İlyasBeğ avcıbaşı oldular. Rumlu Div Ali Beğ ve diğerleri de taşra valiliklerine tayinedildiler.

Şeyh Cüneyd'den beri gösterilen gayretler ve yapılan fedâkârlıklar semeresinivermiş, tahakkuku imkânsız, bir hayal gibi görünen gayeye ulaşılmıştı. AnadoluluKızılbaş Türkler olmasa değil Safevî devletinin kuruluşu, Erdebil şeyhlerininsiyâsî gayeler taşımaları bile düşünülemezdi. Hatta kaynaklardan açıkçaanlaşıldığı gibi onlar yani Anadolu Türkleri veya onların bir kısmı, aşırıdinî inançlarını şeyh ve şahlarına kabul ettirmeye çalışmışlardır.
İsmail baharda (907=1502) tekrar Erzincan üzerine yürüdü. Bunun sebebi Şurursavaşı üzerine Diyarbakır tarafına kaçmış olan Elvend'in Erzincan'da askertoplamakta olduğunun haber alınmasıdır. Bu suretle Elvend aynı zamanda göç veziyaret yolunuru da kapatmış oluyordu. Yani Anadolu'dan İsmail'in hizmetine girmek veziyarette bulunmak isteyen Kızılbaşların İran'a gelmeleri önleniyordu. İsmail'inise Anadolu'daki ana müridler topluluğundan beslenmeye şiddetli ihtiyacı vardı.

Aksi takdirde takriben onbin kişi ile başarılarını devam ettirmesi mümkün olamazdı. İsmail ilk önce VanGölü'nün kuzey-doğusundaki İlhanlıların yaylağı Ala Dağ'a geldi. Bir müddetburada kaldıktan sonra Elvend'in Tercan'ın güneyindeki Saru Kaya'da olduğunu haberalınca süratle üzerine yürüdü. Elvend ve askerleri ağırlıklarını bırakıpkaçtılar. Elvend Tebriz'e gitti. İsmail bunu öğrenince geri döndü ve Makü'denılgar ederek Tebriz'e geldi (908 yılı başları=1502 Temmuz-Ağustos). Tebriz'ingüneydoğusunda ve ona iki konak mesafedeki Ucan'da bulunan Elvend Hemedan yolu ileBağdad'a kaçtı. Kaynakların bir çoğunda bu sefer Dulkadir oğlu Alaüddevle Beğ'ekarşı yapılmış gibi gösterilir. Bu husus İsmail'in Saru Kaya'dan AlaüddevleBeğ'in ülkesine asker göndermesi ihtimalini ortaya koymaktadır. Bu da AlaüddevleBeğ'in ülkesindeki Kızılbaşların İran'a gitmelerini önlemiş olması gibi birhususla ilgili bulunabilir.

Şah Kulu İsyanı

Şah Kulu, Teke'nin Kızılkaya veya Yalunlu köyündenHasan Halife'nin oğlu idi. Kendisi de aynı köyde doğmuş ve büyümüştü. Son derececerbezeli, faal, cesur bir adam olan Şah Kulu, İsmail'in Safevî devletini kurupzaferden zafere koşmasından ve bilhassa idarenin son derece zayıf bir hale gelmesindenve devlet adamlarının âdil olmayan hareketlerinden duyulan hoşnutsuzluklardan kuvvetve cesaret alarak harekete geçti. Ordusunda, bir kısmı mühim sayılabilecek birkusurları olmadığı halde dirlikleri alınmış pek çok da sipahi vardı ki, ŞahTahmasb devrindeki meşhur Ulema Han da bu sipahîlerden biri idi. Taraftarlarının gerikalan kısmının Teke dağlarının yoksul köylülerinden müteşekkil olduğu anlaşılıyor.Taraftarları Şah Kulu'na Baba demektedirler.

Şah Kulu, Osmanlı kuvvetlerini üstüsteyenilgiye uğrattı. Bu başarıları adamlarının gittikçe çoğalmasına sebep oldu.Hele onun Anadolu Beğlerbeğisi Karagöz Paşa'yı yenip öldürmesi, taraftarlarınınsayısını artırmış ve ününü her tarafa yaymıştı. Anadolu'nun bir avuç ayağıçarıklı Türkleri denilerek küçümsenen Şah Kulu ve taraftarları, kazandıklarıbazı başarılardan sonra çekildikleri Teke'de Vezir-i Azam Hadım Ali Paşa tarafındanüstün kuvvetler ile sarıldıkları halde çemberi yardılar. Karaman İli'negiderlerken karşılarına çıkan bu eyaletin beğlerbeğisi Haydar Paşa'yı dayendikten sonra İran'a doğru yola çıktılar. Vezir-i Azam, Şah Kulu'na Kayseri-Sivasarasındaki Çubuk Ovası'nda yetişti ise de yapılan bir savaşta Ali Paşa öldürüldüve ordusu bozguna uğradı (2 Temmuz 1511). Savaşta ağır bir şekilde yaralanan ŞahKulu da çok geçmeden öldü. Mamafih evvelce vezir tayin etmiş olduğu en yakınadamlarından biri Tekelilerin sâlimen İran'a götürdü.

Bunların nüfusu 15.000idi. Kuvvetle tahmin etmek mümkün olabilir ki, Şah Kulu'nun asıl gayesi Şah İsmailadına sadece bir isyan çıkarmak veya İran'a gitmek değil idi. Onun maksadının çokbüyük olup Osmanlı hakimiyetine son vermek olduğu görülüyor. Bu sebeple ilk başarılarıdansonra, en güvendiği adamlarından birini kendisine vezir yapmış, diğerlerini de bölgeyörelere beğlerbeği ve sancak beği olarak göndermişti. Gayesinin ne kadar genişolduğu şundan da anlaşılıyor ki Şah Kulu, Rum ilindeki halefelere de mektup göndererekonlardan haerekete geçmelerini istemişti. Kendisi başarıları ile o kadar derin birtesir yaratmıştı ki, Bâyezid'in Karaman valisi oğlu Şehin Şah bile bir ara Kızılbaşolmuştu. Yine aynı gaye ile daha sonraları da Anadolu'dan bir çok şahısların zuhurettiği ve bunların Osmanlı devleti için ciddî gaileler çıkardıkları malumdur.

Bütün bu hareketlerin enbaşta gelen sebeplerinden biri veya en baş sebebi, her türlü adaletsizlikti. Şah Kuluayaklanması çok insanın ölümüne ve bir çok bölgelerin korkunç bir şekilde yağmave tahribine sebep olmuştur. Dinî inanç ve davranışları, taraftarları üzerindekihudutsuz nüfuzu ve Osmanlı askerlerinin onun manevî kuvvetinden korkmaları bakımlarındanŞah Kulu, Selçuklular devrinde 1240 yılında onun gibi dehşet verici bir isyan çıkaranBaba İshak ile mukayese edilebilir.

1515 yılında Osmanlı tahtınaSelim'in geçtiğini haber alan Şah İsmail, Rumlu Nur Ali Halife'yi Anadolu'ya göndererekona bu ülkedeki sofuları toplamasını emretti. Safevî hükümdarı, Selim'in, herhaldeonlara bir şey yapacağından kaygılanmıştı ki, şüphesiz haklı idi. Nur Ali HalifeKarahisar'da (Şebin) iken Sivas, Amasya, Tokat bölgesi Türklerinden üç dört binevlik bir topluluk kendisine katıldı. Bu sırada Konya'da bulunan Sultan Ahmed kardeşiSelim'in hükümdarlığını kabul etmeyerek onunla mücadeleye hazırlanıyordu. Budurum Rumlu Nur Ali Halife'nin işini kolaylaştırdı. Sivas, Amasya, Tokat ve Çorum Kızılbaşlarınıayaklandırdı. Bunlar bu bölgelerde tedhiş havası estirmeye başladılar. SultanAhmed'in Amasya'da bulunan oğullarından Sultan Murad, her halde onlardan faydalanmak içinKızılbaş oldu ve merasimle Kızılbaş tacını giydi.

Osmanlı kumandanı Faik Beğ'iTokat civarında yenen Nur Ali Halife Tokat ileri gelenlerinin kendisini istikbal etmelerive Şah İsmail hutbe okutmaları üzerine şehir ve halkına dokunmayıp Kaz Çayırı(Kaz Ovası)'nda yanında on bin Kızılbaş bulunan, Sultan Murad ile birleşti. Lakin azsonra Tokat halkının muhalefete geçtikleri öğrenilince bu defa şehir yakıldı.Karaman'da bulunan Ahmed, oğlunun Kızılbaş olmasını tasvip etmediği gibi, Amasyahalkının ricası üzerine Karaman'dan Lalası Yularkıstı Sinan Bey (veya Paşa)kumandasında bir kuvvet yolladı. Bu esnada Sultan Murad, İran'a, Şah'ın yanına gitmiş,Nur Ali de Erzincana dönmek üzere yola çıkmıştı. Yularkısdı ona Koyulhisar'dayetişti ise de yenildi ve kendisi de savaş meydanında kaldı (1512). Sivas bölgesihalkından olan Nur Ali Halife görevini tam bir başarı ile yaparak Erzincan'a döndü.

Selim'in harekete geçmesikarşısında Ahmed doğuya doğru çekildi, Divriği'de bulunuyorken oğlu SultanMurad'dan Şah İsmail'in kendisini kumandanlarından Rumlu Div (Dev) Ali ve yirmi bin kişilikbir ordu ile gönderildiğini bildiren bir mektup aldı. Murat aynı mektupta babasınıErzincan'a çağırıyor ve bu ordu ile Üsküdar'a kadar gidebileceğini yazıyordu. Kızılbaşlardannefret eden Ahmet, çok nazik bir durumda olduğu halde oğlunun bu teklifini reddetmemişve mektubu teessüründen parçalamıştır. Çok geçmeden Ahmed ve oğulları bertarfedildiler. Selim, Osmanlı ülkesine tamamen hakim oldu. 

Şahla Padişah Karşı karşıya

Yavuz Selim'in meşhur seferine çıkmadan öncetehlikeli gördüğü kırk bin Kızılbaştan bir kısmını öldürüp bir kısmınıhapsettiğine dair Osmanlı müverrihlerinin sözlerinin mübalağalı olduğumuhakkaktır. Bu kadar çok sayıda insanın öldürülmesi ve hapsolunması pek mühimbir mesele teşkil ederdi. Daha sonraki arşiv vesikalarının da gösterdiği gibibunlardan ancak faal olanları öldürülüyor, hapsediliyor vceya sürgünegönderiliyordu. II. Bayezid'in Şah Kulu hadisesinden sonra Teke'de kalmışKızılbaşları veya bir kısmını Mora yarımadasındaki yeni fethedilmiş Modon veKoron taraflarına sürmüş olduğunu biliyoruz.

İran'da Hoy şehrininKuzeydoğusundaki Çaldıran'da karşılaşan Osmanlı ve Safevî ordularında aynı dilkonuşuluyordu. Bunların çoğu aynı ülkenin, aynı bölge ve yörelerin, aynı boyobaların çocukları idiler. İki taraf da "Allah Allah" diyerek yiğitçedövüştü. Şah İsmail'in ordusunun sayısı Sultan Selim'inkine nazaran daha azdı.Fazla olarak Safevî ordusu ateşli silahlardan da mahrum idi. Buna karşılık ağırOsmanlı ordusu üç aylık yerden gelmiş, kızgın Temmuz güneşi altında pek harap,ot bile bulunmayan, çıplak ve ârızalı bir arazide günlerce yürümüştü. Şahİsmail'in değerli emirlerinden bir çoğu savaş meydanında kaldılar. Bunlarınbaşında Safevî ordusunun sol koluna kumanda eden Ustacaoğlu Muhammed Han bulunuyordu.Diğerleri, yine Ustacalu'dan Korucu Başı, yani Hassa askeri kumandanı Saru Pire,Şıracı Başı Pîre (yahut Pîr) Beğ, Şamlu Lala Hüseyin Beğ, Afşar Sultan AliMirza, Türkmen Veli Can Beğ (Kazaklu obasından) ile Mir Abdülbaki, Mir Seyyid Şerifve Seyyid Muhammed Kemûne idiler. Şah İsmail'in, Şamlu Durmuş Han, Rumlu Nur AliHalife, Sofracıbaşı Ustacalu Çayan Sultan, Ustacalu Muhammed Han'ın kardeşleri KaraBeğ ve Ulaş Beğ ile Zülkadr (Dulkadir) Halil Sultan (asıl adı Emet) gibi büyükemirleri savaştan sağ salim kurtuldular.

Bilindiği gibi YavuzSelim'in maksadı Safevî devletine kuvvetli bir darbe vurmak değil, bu devletibüsbütün ortadan kaldırmaktı. Fakat devlet adamları ve bilhassa YeniçeriOcağı'nın beklenilmeyen mukavemeti ile karşılaştı. Mutaassıp ulemanın bilehamiyet gösterip fiilen kendisini kuvvetle desteklediklerine dair elimizde delillerolmaması gerçekten hayret vericidir. Bu yüzden sadece büyük işler yapmak içinyaşayan bu büyük ülkücü hükümdar gayesine ulaşamadan öldü.

Kahramanımız Şahİsmail'e gelince, o galibiyetten emin olmadığı için Selim ile karşılaşmakistemiyordu. Bu sebeple Osmanlı hükümdarının yazdığı sert ve tahrik edicimektuplara yumuşak cevaplar ile mukabele etmişti. Şah, gönderdiği cevabîmektuplardan birinde iki hususun kendisini Anadolu'ya karşı hareketten alıkoyduğunu,bunlardan birinin Anadolu halkından çoğunun atalarının müridleri olduğunu, diğerhususun da gaza ile tanınmış bir hanedana karşı eskiden beri duyduğu derin sevgiolduğunu yazmıştı.
Çaldıran mağlubiyeti, zaferden zafere koşmuş olan Safevî hükümdarında derin birmanevî çöküntü yarattı.

Hatta onun uğradığımağlubiyetin acısına, dedesi Hasan Bey'den daha uzun bir zaman dayanması KanunîSüleyman, Vezir-i Azam İbrahim Paşa ve müverrih Hoca Sadeddin'in babası arasındayapılan bir sohbette, kendisini bütün bütün içkiye vermesi ile izah edilmişti. Şahİsmail'in savaştan önce de minyatürlere göre, uzun bıyıklı, matruş, Türkmenyüzlü beğleri ile gece-gündüz içtiğini biliyoruz.Şah İsmail, Çaldıranyenilgisinden sonra mühim bir iş görmeyip Selim'in yeni bir seferini önlemek içinonunla barış yapmak çarelerini aradı.

Safevi Devletinin Kuruluşunda Rol Oynayan Türk Boy Ve Oymakları

1. Rumlu
Bu boy başlıca Sivas'ın Koyulhisar (Koylahisar) veKarahisar (Şebin) kazaları ile yine Sivas'a bağlı diğer yöreler ve Tokat-Amasyabölgelerindeki köylü Kızılbaşlar tarafından meydana getirilmişti. Nur Ali Halife,Pirî Beğ ve Div Sultan bu teşekkülün en tanınmış beğleridir. Div Sultan'ın asıladı Div Ali (Beğ)dir. Kendisinin Tokat bölgesi halkından olduğu anlaşılıyor.Görüldüğü gibi Div Sultan devletin kuruluşuna katılmıştı. Dirliği (tiyul) SadÇukuru (Erivan bölgesi) olup emîrü'l-ümeralığa sadece şahsî kabiliyetlerisayesinde yükselmiştir. Kendisinden başka yine Rumlu'dan Badıncan (Patlıcan) Sultan(Erdebil valisi), Kazak Sultan, Sofiyan Halife ve Aygud Bey'i tanıyoruz.

Ustacalu(Ustaclu)
Bu boy aslında başlıca Sivas, Amaysa-Tokatbölgesinde yaşayan ve bazı oymakları Kırşehir'e kadar yayılan Ulu Yörük adlıbüyük topluluğa mensup idi. Şeyh Cüneyd ve Haydar'ın Anadolulu müridlerinin mühimbir kısmını Ustacalular teşkil ediyordu.
Oymağın adını, Ustaca (usta gibi veya belki Usta Hacı) adlı bir şahıstanaldığından şüphe edilmez. 906 (1500) yılında erzincan'da buyruğundaki ikiyüzatlı ile Şah İsmail'in katına gelen Mirza Beğ oğlu Muhammed Beğ, Ustaca'nınneslinden idi. Bu Muhammed Beğ, Çaldıran'da Safevî ordusunun sol koluna kumanda edenmeşhur Ustacaoğlu (yahut Ustacaluoğlu) Muhammed Han'dı. Muhammed Han'ın bu tarihteKılıç Han adlı bir oğlunu tanıyoruz. Ustacalulardan Şah İsmail'insofracıbaşısı diğer Muhammed Beğ'in 920 (1514) de Çayan Sultan lakabı ileemîrü'l-emüralığa getirildiğinden, 929'da (1523) ölümü üzerine mevkiinin oğluBâyezid Sultan'a verilmişti. Yine Ustacalu'dan Korucubaşı Saru Pire'nin Çaldıransavaşında öldüğü görülmüştü. Bu tarihte Çayan Sultan'ın kardeşi KöpekSultan (asıl adı Mustafa idi), Karınca Sultan, Menteşe Sultan (Şeyhlü obasındanKorcubaşı Suru Pire'nin kardeşi), Bedir Beğ, Kürd Beğ, Kara Han'ın oğlu AbdullahHan, Kadı Beğ, Sofu oğlu Ahmed Sultan (Kirman valisi), Kazuk lakaplı Hamza Sultan,Taceddin Beğ gibi emirler de bu boydan idiler. Ustacalu Hızır Ağa atını vermeksuretiyle Şah İsmail'in savaş meydanından kaçmasını temin etmişti. Bu suretleUstacalular Şah İsmail devrinde devleti kuran oymakların başında gelmektedir.

Tekelü
Yukarıda bir kaç defa söylendiği gibibunlar esas itibariyle Teke İli veya sadece Teke denilen Antalya bölgesi Türklerindenidiler. Aralarında Hamid-ili (Isparta-Burdur bölgesi) ve Menteşe ili (Muğla vilayeti)halkından kimseler de vardı. Tekelüler devletin mühim bir rol oynadıktan başka 916(1510-1511) yılında Şah Kulu Baba isyanı dolayısıyla 15.000 kişinin İran'a gelmesiile çok daha fazla kuvvetlendiler. Devletin kuruluşunda rol oynayan ve mühürdarlıkmevkiine getirilen Tekelü mühürdar Saru Ali 912 (1506) yılında Şamlu Abdi Beğ ileKürd Sârım üzerine gönderildi ise de başarı gösteremeyip yapılan çarpışmadaöldürüldü. Yine devletin kuruluşunda rol oynayan diğer bir Tekelü beği de BurunSultan olupbu tarihte Meşhed emiri idi. Yukarıda adı geçen emirlerden başka TekelüYeğen Sultan, Çuha (Çuka) Sultan, Reis Beğ ile Şerefeddin Beğ'in de Şah KuluTekelülerinden önce Şah İsmail'in hizmetinde bulunduklarını biliyoruz. Hatta ŞahKulu Baba Tekelülerinin İran toprağına ayak bastıklarını öğrenen Şah İsmailbunların durumunu anlamak için Çuha Sultan'ı göndermişti. Fakat bu tarihte başlıcaBurun Sultan, Çuha (Çuka) Sultan, Karaca Sultan (Hamedan valisi), Ahi Sultan, ÇirkinHasan, Telelilerin en başta gelen beğleri idiler. Bunların da Şah Kulu Tekelülerindenönce İran'a gelmiş olmaları pek muhtemeldir.

      

 
Z i Y A R E T C i - D E F T E R i
orhanyildiz.tr.gg
A N A - S A Y F A Y A - G i T
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=